Son MGK toplantısı, beklenildiği üzere asker-sivil taraflar arasında oluşan "tam denge hali"nin korunmasını ifade etti ve bir çatışma çıkmadı. Ortaya çıkan bu denge, Silahlı Kuvvetler'in direttiği konularda ileri adım atamamasını sağlaması açısından olumlu bir durumdur.
Ancak bu, "madalyonun sadece bir yüzü"nü oluşturuyor...
Elbette ulusal güvenlik tartışmasının yeri MGK değil, tersine, yasama organıdır. Elbette bu konu sadece Ulusal Belge ve bu çerçevedeki anayasa değişikleriyle sınırlanamaz. Kavramın tanımı ve güvenliğin örgütlenmesi de en az bunlar kadar önemlidir.
Ne var ki, bu açıdan MGK'da ulusal güvenliğin tartışılmaması ilk bakışta olumlu görünse de, Mesut Yılmaz tarafından anayasa değişiklerinin MGK'ya taşınması bu görünümü, tam ters sonuçlar yaratacak şekilde altüst etmiştir.
Zira anayasa değişiklikleri paketinin, bu tartışma ve gerilim ikliminde MGK'da gündeme gelmesi, "ulusal güvenlik tartışmasını salt esasa, yani alınacak kararlara kilitlemek, buna karşılık usulü, yani kararların alınma çerçevesini es geçmek" anlamını taşımıştır.
Zira tümüyle Meclis'in uhdesinde olan değişiklik paketinin MGK'da onaylanması, bir tür parlamentoyu by pass etmek; tersinden söylenecek olursa, Yılmaz'ın arzu ettiğinin tersine; "askeri ve MGK'yı, siyasi karar mercii ve onay makamı haline çevirmeyi" meşrulaştırmak anlamını taşımıştır.
Eğer ilkelerden ve kural değişikliğinden söz ediyorsak, kimse bunun tersini iddia edemez...
Yok, söz konusu olan "ilke üretmeyecek olan kuru ve geçici bir güç yarışması"ysa, o zaman durum sadece Yılmaz'ın muhaliflerini haklı çıkarır.
Ecevit ve Sezer'e bir süredir yöneltmek istediğim soruları belki şimdi Yılmaz'a da sormak gerekiyor.
MGK tüm kurumları yönlendiren, "bilgi tekeli"ni elinde tutan, her türlü bilginin aktığı, gerektiğinde ısmarlandığı, değerlendirildiği ve koordine edildiği yer değil midir?
Bu derleme MGK Genel Sekreterliği ve MGK'nın subaylarca yönetilen alt komisyonları çerçevesinde "askerin siyasi ve ideolojik kontrolu" altında bulunmaz mı?
MGK'nın bu bilgi derlemesi çerçevesinde TRT, RTÜK gibi devlet kurumlarıyla doğrudan ilişkiye geçme yetkisine sahip olduğu geçiştirilebilir mi? Daha önemlisi, bu bilgiler, hükümet de dahil olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşların "karar donanımını ve kararların yönünü" belirlemez mi? Peki, bu, fiili olarak siyasi iktidarı bağımlı hale getiren bir durum oluşturmaz mı?
Ayrıca MGK'nın "bilgi derleme alanının keyfi, geniş ve tanımsız" olmadığını kim söylebilir? Ya da MGK'nın görev alanının internetten ekonomik politikalara uzanan bu genişlik içinde "yönlendirici tedbirler almak" ve bunları denetlemek şeklinde tanımlanmadığını kim iddia edebilir? Ve tüm bunların Anayasa'ya göre yürütmeye ait olması gereken yetkiler olduğunu kim reddebilir?
Liderler de dahil olmak üzere, unutanlar ya da gözardı etmek isteyenler varsa hatırlatalım:
Siyaset-toplum, devlet-siyaset ve devlet-toplum ilişkilerinin demokratik şeması bellidir. Toplumun talepleri evrensel değerler süzgecinden geçer, diğer taleplerle kesiştirilir ve siyasi kararlara dönüşür. Bu dönüşümde "siyasi denetimi, yetki-sorumluluk mekanizması; hukuki denetimi kurumlar hiyerarşisi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde bağımsız yargı" yapar. Bu dönüşüm sadece demokrasinin değil, huzur ve refahın da yegâne aracıdır; engellendikçe siyasi merkez toplumu yönetemez, yönetemedikçe otoriterleşir, otoriterleştikçe sorunları azdırır.
Bilinsin ki, anayasaya değişiklikleri paketine sıkıştırılmış, askeri tersten karar mekanizmalarına taşıyan ulusal güvenlik tartışması olmaz... Asker-sivil uyumundan dem vuran açıklamalar sorunun gerçek yüzünü hiçbir şekilde örtmez.