Siyasetin yetmediği yerde hukukun, hukukun yetmediği yerde de eski kasetlerin imdada yetişmesine o kadar alıştık ki, bugünlerde yıllanmış birkaç kaset piyasa çıkmasaydı, doğrusu epey şaşardık.
Ama tabii, kabahat sadece kaset koleksiyoncularında değil.
Eğer, Erdoğan'ın 1993'te yaptığı o konuşma bugün hâlâ oldukça geniş bir kesimi etkileyebiliyorsa; kasetteki o vahim sözler Erdoğan'la ilgili önyargılarından kurtulmaya çalışan kesimlerin bile tüylerini diken diken ediyorsa, bunun sebebi, aradan geçen sürede fazla birşey söylenmemiş olmasıdır.
Şöyle düşünün:
Bugün birileri benim, yıllar önce Leninizmi ve proletarya diktatörlüğünü savunan bazı yazılarımı yayınlasa ve "Liberalim diyene bakın, neler söylemiş" demeye kalksa...
Ya da diyelim Taha Akyol'un yıllarca önce MHP'liyken yazdığı bazı yazılardan alıntıyla Akyol'un şoven milliyetçi olduğunu iddia etmeye kalksa...
Bu alıntılar herhangi bir etki yaratabilir mi? Herhangi bir merci, bizi geçmiş görüşlerimizle yıpratabilir mi?
Yıpratamaz.
Çünkü biz aradan geçen sürede çok şey söyledik. Geçmişimizle bugünümüz arasında bir kopukluk yaratmadık. Bugünkü tezlerimizi, geçmiş tezlerimizle giriştiğimiz amansız bir tartışma ve dişe diş bir fikir mücadelesi içinden süzüp çıkardık. Reddettiğimiz tezlerimizi nasıl bir akıl yürütme ve nasıl bir pratik sonucu reddettiğimizi, başkalarına da aktarmaya çalıştık.
Ama kendilerine "Yenilikçi" diyenlerden hiçbiri bunu yapmadı.
Bugün o kasetler siyaseten hâlâ yıpratıcı olabiliyorsa, bunun sebebi hiçbirimizin, Tayyip Erdoğan'ın yaşadığını söylediği değişim sürecini izleyememiş oluşumuzdandır.
Ne yazık ki eski kasetlerin piyasaya çıktığı şu anda bile Tayyip Erdoğan bazı şeyleri hâlâ geçiştirmeye çalışıyor. Hâlâ, fikri bir netlikten korkuyor.
Örneğin, "Eğer milletin çoğunluğu öyle isterse, laikliğin de elden gidebileceği" yolundaki sözleriyle ne kastettiğini (ve şimdi ne düşündüğünü) hâlâ açıklıkla ortaya koyamıyor. "Ben kişiler laik olmaz, yönetimler laik olur demek istedim" laflarıyla geçiştirmeye çalışıyor.
Oysa, o cümlelerde kastedilen şeyin başka olduğunu hepimiz biliyoruz. Erdoğan o cümleleriyle, laikliğin değişmez bir temel ilke olmasına karşı çıkıyor; demokrasilerde seçmen çoğunluğunun din devletini tercih etmesi halinde, laiklik ilkesinin de değişebileceğini vurgulamaya çalışıyor.
Aslında bu nokta, yani şeriat devletini savunan parti kurmanın, düşünce özgürlüğü sınırları kapsamında olup olmadığı noktası, bugün Batı Avrupa'da da tartışılıyor.
Bu tartışma, tıpkı faşizme özgürlük gibi, şiddete başvurmayan bölücü fikirlere özgürlük gibi, proletarya diktatörlüğünü savunan örgütlenmeye özgürlük gibi, fikir özgürlüğünün uç noktalarında cereyan eden bir tartışma... Hatta, geçenlerde Ali Bulaç'ın köşesinde aktardığı gibi, Hollanda'da resmen kamu hayatının İncil'e göre düzenlenmesini savunan bir parti bile var.
Konu gelip demokrasinin bilinen paradoksunda, yani "demokrasinin, kendini ortadan kaldırmaya yönelik örgütlenmelere izin verip vermeyeceği" noktasında düğümleniyor.
Bu tartışma elbette Türkiye'de de yapılabilir.
Ama Erdoğan, ne böyle bir tartışma açıyor; ne de, demek istediğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Kendini "biz bize" zannettiği ortamlarda ağzını tutamayıp sıkışınca da "Ben onu demek istemedim" diyerek geçiştirmeye çalışıyor.
İşte bu yüzden de, takiye şüphelerinden bir türlü kurtulamıyor.