Birinci aşama 1980'lerde başladı. O tarihten bu yana Türkiye, rejim üzerindeki asker gölgesini bütün boyutlarıyla tartıştı.
"Laf aşaması" dediğime bakıp da küçümsediğimi sanmayın.
Bu aşamanın yaşanması çok gerekliydi. Çünkü bu meselenin önce konuşulmaz bir konu olmaktan çıkması, zihinlerde sorgulanmaya başlaması, Silahlı Kuvvetler'in sahip olduğu "dokunulmazlığın" önce düşünsel planda aşılması gerekiyordu.
1980'lerden bu yana büyük ölçüde bu yapıldı. Sorgulayanlar kimi zaman andıçlarla komplolara kurban edilmek istenseler de, sık sık ağır ceza davalarına konu olsalar da, bugün artık oldukça geniş bir kesim açısından, MGK Genel Sekreterliği'nin görev ve yetkilerinin demokrasiyle bağdaşmadığından, Kırmızı Kitap'ın hükümetleri bağlamayacağından, ulusal güvenlik mülahazasıyla siyasi iktidarların ellerinin kollarının bağlanamayacağından, Milli Savunma bütçesinin ve diğer fonların denetlenmesinin gerekliliğinden, Genelkurmay Başkanı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması gerektiğinden söz etmenin tabu olmaktan çıktığını söyleyebiliriz.
Ama mesele bunları söylemekle bitmiyor.
Artık bu söylenenlerin, demokratik rejimin kurumları olan Millet Meclisi, siyasi partiler ve hükümetler tarafından fiilen hayata geçirilmesi gerekiyor. Artık, Genelkurmay Başkanı'nın Başbakanın memuru olduğunu söylemek yetmiyor, Genelkurmay Başkanı'na memuru gibi davranacak bir başbakan gerekiyor.
Artık Kırmızı Kitap'ın Allah'ın emri olmadığını söylemek yetmiyor. Kırmızı Kitap'ta yazanları sadece tavsiye olarak değerlendirecek yürekli hükümet gerekiyor.
Hâlâ MGK Genel Sekreterliği'nin görev ve yetkilerini düzenleyen yasadan yakınmak yetmiyor. O yasayı değiştirecek Meclis çoğunluğunun harekete geçmesi gerekiyor.
Artık Silahlı Kuvvetler'le laf yarıştırmak yetmiyor. Silahlı Kuvvetler'in, rejim içindeki meşru sınırlarına çekilmesi için önlem alacak siyasi cesarete sahip siyasetçiler gerekiyor.
İşte zaaf da bu noktada çıkıyor ortaya.
Bakıyoruz, Akkise olayı gibi vahim bir olayda, Liberal Demokrat Parti dışında hiçbir partinin sesi soluğu çıkmıyor.
LDP Başkanı Besim Tibuk, büyük bir siyasi cesaretle ortaya çıkıp, "İçişleri Bakanlığı'nın olaylarla ilgili raporunun yalan ve düzmece olduğu açıkça ortadadır. Raporda, 25 erin yaralı olduğu söyleniyor. Bu kişiler neden basına gösterilmedi? Eğer askerler yaralanmış olsaydı bütün basını çağırıp göstermezler miydi? Araçların tahrip olduğunu hâlâ göremedik. Olaya karışan askerler başka kıtalara gönderilmişler. Halka karşı suç işleniyor, bu suç örtbas edilmek için halk suçlanıyor" diyor.
Bunları söylemekle de yetinmiyor; İçişleri Bakanlığı'na rapor hazırlayan müfettişlerin cezalandırılması, Jandarma Genel Komutanı'nın görevden alınması gerektiğini söylüyor. Ve devam ediyor: "Halka ateş aç emri veren Jandarma Karakol Komutanı'nın adam öldürmekten; bu kanunsuz emri uygulayan jandarma erlerinin de suça iştirakten yargılanması için dava açacağız."
Peki diğer partiler ne yapıyor bu sırada? Üç gün önce, Genelkurmay'la ulusal güvenlik tartışması açan Yılmaz neden ağzını açıp da tek laf etmiyor? AK Parti böyle "tehlikeli sularda" siyaset yapmaktan uzak durarak, nasıl "umut" olabileceğini düşünüyor?
İrili ufaklı 39 partinin siyaset yaptığı bir ülkede Akkiseliler böyle ağır bir haksızlık karşısında yapayalnız kalıyorlarsa, tek bir parti dışında hiçbirini yanlarında bulamıyorlarsa, rejimin demokratikleşmesi açısından kilit sorun burada demektir.
"Hak verilmez, alınır" diye bir söz vardır. Hiçbir güç kendi elindeki iktidarı bir başkasına kendi elleriyle ikram etm ez. İktidar olmayı isteyenlerin, onu almayı bilmesi gerekir.