  
Ölüme ve krize çare
Hiç kimse eskiye dönebileceğimizi sanmasın... Fakirleşerek, zorlanarak, acı çekerek de olsa, dünya standartlarında üretmeyi ve paylaşmayı öğreneceğiz
17 Ağustos depremi binlerce insanımızı konutlarıyla birlikte yuttuğunda, bu derin yaranın Türkiye'deki rejimi saydamlaştırıp dönüştüreceğini ummuştum. Bırakın saydamlaşmayı, kaç kişinin öldüğünü bile doğru dürüst öğrenemedik. Devlet, tarihsel refleksi ile deprem bölgesini önce kuşattı, ardından da büyük acılara mal olan bu sakandalın üstünü kapattı. Halbuki oradaki acıların hiçbiri yaşanmayabilirdi. Bunun için, çıkarılmış olan imar yasasına "zemin etüdü" mecburiyetini koymak bile yeterdi. Ancak, siyaseti finanse eden müteahhit mafyası bir yandan, ölümü pahasına kaçak kat çıkma peşinde koşan, "siyasal avantacılığa" alıştırılmış vatandaşlarımız öte yandan, kendi felâketimizi kendimiz hazırladık.
Depremin üçüncü yılına da, bölge insanını hâlâ sarsmaya devam eden bir yığın eksiğin yanısıra keskin bir ekonomik krizle girdik.
Kritik üç ay
İnsanları, siyasal avantacılığın peşine düşürerek "ter dökmeden" geçinme illetine alıştıran devletçilik iflas etti. Terleyen, çalışan ve üreten bir toplumun devletin ekonomik patronu olması gerekirken, bizdeki rejim bunun tersini yarattı. Paraları üretime göre değil, oy ağırlığına ve siyasal hesaplara göre dağıtan bir devlet, toplumun patronu oldu. Paylaşım piyasada değil, siyasette şekillendi.
Üretmeyen ekonomik yapı sürekli borçlandı. Elalemin parasıyla bol keseden yaşandı. Çok az üreten ve çok kötü paylaşan çarpık yapı kireçlendi.
Düşünün ki, bir yıl içinde devletin iç borcu, milli gelirin yüzde 22'sinden milli gelirin yüzde 42'sine fırladı.
Gene aynı dönemde, dış borç milli gelirin yüzde 29'undan yüzde 36'sına tırmandı. Devletin bugün iç ve dış borç toplamı 150 milyar dolar ve bunun çok büyük kısmı kısa vadeli. Bunların nasıl ödeneceği, herkesin aklını kurcalayan kocaman bir soru işareti.
Bu şartlar altında devlete kimse borç vermek istemiyor. Veren de çok yüksek faiz talep ediyor. Halbuki, IMF programı, bir yandan mali disiplini sağlarken, diğer yandan da faizleri düşürerek bizi düze çıkarma peşinde. Bunun için gerekli olan siyasal güven ise bir türlü sağlanamıyor.
Hazine eylül ayında 7.6, ekimde 5.5 ve kasımda 8.8 katrilyon iç borç ödeyecek. Siyasal güvenin oluşmaması halinde bu iç borçların ödenmesini sağlayacak yeni borcu makul bir faizle bulmak kolay değil.
İhale yasası soru çengelinde
İç ve dış piyasalara güven vermenin tek yolu var. Çağdaş dünya normlarını kabul etmek için toplumsal ve siyasal iradenin varolduğunu göstermek.
Bu iradenin var olup olmadığını gösterecek iki önemli sınav var önümüzde. İhale yasası ile 17 Eylül'de Meclis'te acilen ele alınacak olan Anayasa'nın AB sürecine uyumunu sağlayacak değişiklikler.
Yeni ihale yasası, siyasetçinin müteahhit mafyası ile bağını koparmayı hedefliyor. O nedenle, buna da, aynı Telekom'da olduğu gibi, bir direniş sözkonusu olabilir. Anayasa'daki değişiklikler de Türkiye'yi belirli bir ölçüde 12 Eylül'ün baskıcı anlayışından uzaklaştıracak.
Düşünün ki, devlet ihalelerinden mafyanın pay almasını önleyecek çağdaş bir ihale yasası bile sorun oluyor. Halkının canını korumak yerine, siyasetçilerin müteahhitlerce finansmanını sürdürme isteği hâlâ durduğu yerde duruyor.
Durmasa, onca insanımızı boş yere öldüren deprem suçluları bugün çoktan cezalandırılmış olurdu. Bir iki günah keçisi dışında, sistem kendiyle yüzleşmeden skandalı örtüverdi.
Bunlar yapılmazsa, devlet güven veremediği için borçlarını ödeyemez duruma gelecek. Devletin iflasını kabul etmek gibi çok ağır bir fatura ile karşı karşıya geleceğiz. O nedenle, ekonomik durum ve siyasal güven ilişkisi çok önem kazanmış vaziyette.
Yunanistan fark atıyor
Mevcut siyasal avantacılık rejimi, Türkiye'yi tümden çökertti. Bunu en acı biçimde ortaya koyan uluslararası belge, Birleşmiş Milletler'in yayınladığı "İnsani Gelişmişlik Raporu." Üç yüz kritere göre ülkelerarası bir sıralama yapılıyor. Bu üç yüz kriter içinde neredeyse herşey var.
Son yayınlanan raporda, Türkiye 82. sırada, Yunanistan ise 23. sırada yer almakta...
Depremlerde insanlarımızı öldürmemenin, ekonomik krizlerin içinde kaybolup gitmemenin, Yunanistan karşısında ağır bir hezimete uğramamanın aslında çözümü var.
Türkiye ölümlere ve krizlere karşı hiç de çaresiz değil.
Bu çarenin netleştirilmesi, Yunanistan'ın bizi neden bu kadar geride bıraktığını açıkça saptamaktan geçiyor.
Yunanistan bize nasıl bu kadar büyük fark attı?
Çünkü, Avrupa Birliği'ne güvendi ve tam üye olmanın gereklerini yerine getirdi.
Ölüme ve krize çare
Mevcut kriz, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını tekrar tekrar Türk halkına gösteriyor. Hiç kimse eskiye dönebileceğimizi sanmasın. Fakirleşerek, zorlanarak, acı çekerek de olsa, dünya standartlarında üretmeyi ve paylaşmayı öğreneceğiz.
Tek parti döneminden kalma militer rejim de bu değişime direnemeyecek.
Gönül ister ki, direnmeye de uğraşmasın.
Depremlerde insanları öldürmemek, ekonomik krizlere düşmemek için, Avrupa Birliği'ne tam üyelik çizgisinde köklü ve acil reformların yapılmasına ihtiyaç var.
Bunun için Kopenhag ve Maastrich kriterlerini hemen hayata geçirmek gerekiyor. Bunun reçetesi, Avrupa Birliği'nin bize bu hedef için "yol haritası" olarak gösterdiği "Katılım Ortaklık Belgesi"ndeki tavsiyelere uymak.
Macaristan gibi, Katılım Ortaklık Belgesi'ni, Ulusal Rapor olarak aynen kabul etmek, depremlerdeki ölümlerden, ihale mafyalarından, askeri darbelerden, ekonomik devletçilikten, tüm toplumu avantacılığa alıştıran siyasal sistemden artık kurtulmak istediğimizi ve değişimden yana olduğumuzu kanıtlar. Toplumsal güveni sağlar.
Yoksa, durum kritik, hem de çok.
|