  
Belediyeleri kim denetleyecek?
Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda ailece Ankara'nın denizsiz, kupkuru yazından kaçarak gittiğimiz Avşa Adası, Erdek, Akçay gibi tatil yerleri arasında İstanbul'un Bayramoğlu'su da vardı.. Bayramoğlu o yıllarda iki, en çok üç katlı, özenle inşa edilmiş bahçeli evlerin bulunduğu çok hoş bir sahil köyü havasındaydı. Aradan geçen bunca yıldan sonra nihayet geçenlerde bir günlüğüne oraya gitmem gerekince sevindim. Gençlik günlerimin hoş anılarıyla hatırladığım Bayramoğlu'nu tekrar görecek olmak beni heyecanlandırdı.
Ama keşke hiç gitmeseydim. Hayretim, daha doğrusu dehşetim daha yolda başladı. Kartal'a doğru yaklaşırken.. Dehşetim zirveye ulaştığında nerede olduğumu anlamak için bir tabela aradım. Az ilerdeki tabelada "Dudullu-Küçükbakkalköy" yazıyordu. Size bende bu duyguları yaratan manzarayı anlatayım; Kırmızı, yeşil, sarı ve mavinin en cart tonlarında, alçak, yüksek, çarpık, çurpuk yüzlerce ev dağ, tepe demeden yanyana, altalta, üstüste dizilmiş. Arada ne bir yeşillik bırakılmış ne de park yapacak bir boşluk. Rengarenk bir taşyığını her santimetrekareyi dolduracak şekilde adeta istiflenmiş. Güzelim İstanbul, İzmit istikametine doğru bir çirkinlik abidesi halinde yayılmış.
Söylene söylene Bayramoğlu'na vardığımda bende konuşacak hal de kalmamıştı. Yol boyu bakımsız, karmakarışık bir terkedilmiş şehir haline gelen bu tatil beldesinin de daha önce gördüğüm manzaradan bir fark yoktu; zevk, estetik, sorumluluk yoksunu beyinlerin izin verdiği ve benzer beyinlerle ellerin inşa ettiği kaba, saba evlerle dolu, sevimsiz bir görüntü.. Bir an önce bu üzüntüden kurtulmak için ters yüz geri döndüm. Boğazıma tıkanan yumrudan kurtulmak için de dönüş yolunda etrafımı izlemekten vazgeçtim.
Dün, kısa süre için İstanbul'dan ayrılırken, bindiğim uçak havalandığında İstanbul'a tepeden baktım. Aynı yumru boğazıma yeniden oturdu. Gözlerim doldu.
İstanbul kuşbakışı ile, aralarında tek bir yeşil ağaç görünmeyen taş binalar yığını halinde.. Şehirden Havaalanı'na giderken de gördüğünüz ve acaba bizden başka hangi geri kalmış ülkede bunun benzeri bir görüntü vardır diye düşündüğünüz durum, tüm şehir için geçerli artık.
Çekirge sürüsü gibi..
Aklıma gelen ilk şey bu; çekirge sürüsü gibiyiz. Geçtiğimiz, bulunduğumuz yeri kemirerek, yok ederek ilerliyoruz.
Düşünerek, plânlayarak, projelendirerek, kısacası insan gibi değil.
Ve bütün bunların nedeni; oy hesabı... Çıkar hesabı, yalan, yolsuzluk, yönetenlerin kendine ve ülkeye saygısızlığı..
Peki, bunun hesabını kim soracak?
Kime soracak?
İlçe Belediye Başkanlarına soruyorum "Sorumluluk Büyükşehir'dedir. O istemese yaptırmaz" diyorlar.
Büyükşehir Belediye Başkanı'na soruyorum "Biz ilçelere karışamıyoruz. İlçe belediyeleri karar veriyor" diyor.
Doğruyu kimin söylediği, cevabı, hesabı kimin vermesi gerektiği belli değil.
Neymiş efendim, şehri bölgelere ayırıp "Üç İstanbul" projesi hazırlayacaklarmış. Şehir elden gitmiş artık, hangi şehir? Siz Üç İstanbul'u bırakın da önce tek İstanbul'u kurtarın, kurtarabiliyorsanız.
Sonra da bakıyorsunuz şehir bir yandan rezil edilirken öte yanda sürekli açılışlar yapılıyor. İhaleler veriliyor.. Yeni açılışlar yapılıyor. Bütün mesele ihale vermek!
Güney sahillerinde birkaç yerde oteller "All inclusive" formülüyle, turiste tatili neredeyse bedavaya getirerek turizme formül buldular. Ama örneğin İstanbul gibi tarih ve kültür harikası bir şehre yılda topu topu 2-2,5 milyon turist geliyor. Paris'e, Londra'ya 70-80 milyon civarında geilirken, İstanbul'a 2 milyon..
Turizmciler, Kuşadası'nın taş yapılarla dolması nedeniyle büyük ölçüde turist kaybettiğinden yakınıyorlar.
Bunların hesabını kim soracak?
Kime ve ne zaman?
Albayrak olayı
Son 20 yılda yapılamayan denetim bize neler kaybettirdi.. Şimdi Tayyip Erdoğan şeffaf, dürüst yönetim vaadiyle ortaya çıkıyor ve "Ülkeyi helal süt emmişler yönetsin" diyor. Peki önce, kendisi döneminde 195 trilyonluk işi tek bir şirkete, 'Albayrak'lara ne hakla verdiğini açıklamadan bu sözü söylemesi fazla acelecilik olmuyor mu?
Dürüst belediye başkanları, belediye ihalelerinde neler döndüğünü ve dönebileceğini, bu ihalelerde ne vurgunlar yapılabileceğini "off-the record" konuşmalarda açık açık anlatıyorlar.
Belediyeleri en kısa zamanda, ciddi şekilde denetleyecek ve katı kurallar, yaptırımlar getirecek bir sistem kurulmazsa şehirlerimizi ve sahillerimizi tümüyle yitireceğiz. Siyasette, bakanlıklarda, devlet bankalarında olduğu gibi kaybedecek, unutacak yıllar sonra da dövünüp duracağız.
Bir kez daha HATIRLATMIŞ OLAYIM!
Bakan sayısı ve tasarruf!
Başbakan Ecevit "Üç ortak da bakanlık sayısının azalmasını istiyor ama şu anda bunun sırası olmadığını düşünüyoruz. Seçime giderken belki ama şimdi ortalığı karıştırmanın alemi yok" demiş.
Türkçeye çevirelim; Hangi bakanlığı kaldırsak, bakan beylerin keyfi kaçar. Belki istifa ederler, tablo değişir. Ortalık bulanır. Belki hükümetin dengesi bozulur veya düşer. Falan da filân..
Yani, halk kan ağlarken bu beyler bakan olmaz, sadece milletvekili kalırlarsa sinirleri bozulur. Bu, 30'dan fazla bakanlığı biz "sus payı" olarak dağıtıyoruz demek istiyorlar.
Tabii o bakanlıkların devlete birkaç yıl daha maliyeti, hele de böylesi bir kriz dönemindeki maliyeti, bu durumda önemini yitiriyor.
Aynen zarar ettiği halde bir türlü kapatılmayan ve işletiliyor gösterilen KİT'ler, satılığa çıkırılmayan lojmanlar, kamplar gibi.. Göstermelik bir kaç makam aracının bir yandan satılıp, bir yandan yenilerinin alınması gibi.. Beş yıldızlı otel kalitesindeki orduevlerinin, yazlık "devlet kuruluşu kamplarının" devletin sırtına kambur halinde yüklenmesi gibi.
Bunların önemi yok.. Bildiğiniz gibi "Önce devlet.." Batsak da, sürünsek de önce devlet..
Bu anlayışı değiştirmesi gereken hükümet yukardaki gibi konuşabildiği sürece de hep böyle kalacak!
Sivil Toplum Kuruluşları, bitirin şu tatilinizi de konuşun artık!
|