Haber Dünya gazetesinin dünkü sayısının manşetinde yer aldı. Başlığı şöyle: "Kamunun taşıt tutkusu program dinlemiyor". Haber de şudur: 2000 yılının ilk yarısında taşıt alımı için 568 milyar lira harcamış olan "kamu", bu yılın ilk altı ayında yeni taşıt alımı için 2.8 trilyon lira harcamıştır.
Geçen yıl sonundan itibaren Başbakanlık, taşıt alımının da dahil olduğu çeşitli tasarruf genelgeleri yayınlamıştır. Kamunun elindeki araçların 300 bin adedinin satılması için de karar alınmış ve bazı satışlar yapılmıştır.
Ama bu haberle ortaya çıkıyor ki, bütün bunlar göstermeliktir. "Kamu"nun taşıt sevgisi devam etmektedir, dolayısıyla alımlar da devam etmektedir.
Aynı haberde kamunun yurt içi ve yurt dışı yolluk harcamaları da verilmiştir. Bütün bu kalemlerdeki geçen yılın ilk altı ayına kıyasla, bu yılın ilk altı ayında ortalama yüzde elli artış göstermiş ve 70 trilyon liraya yükselmiştir.
Bu iki örnek şunu göstermektedir: Kamu adına karar verenler, yani "Ankara" tasarruf programının kendine düşen bölümünü uygulamaya hâlâ niyetli değildir.
Bu rakamlara bakıldığı zaman şöyle de düşünülebilir: Sözü edilen harcamalar 60-65 milyon dolarlık bir yekun oluşturmaktadır ve bu da yaşadığımız sorunlar içinde sözü edilecek kadar büyük değildir.
Bu kalemlerdeki artış elbette sıkıntıların çok küçük bir bölümüdür. Örneğin kamu bankalarının "görev zararı" adı altında 20 milyar dolarlarının buharlaştırıldığı düşünüldüğü zaman, bu rakamlar "devede kulak" kalmaktadır.
Evet, bu son rakamlar "devede kulak"tır, ama aynı zamanda bir "umursamazlığın" göstergesidir. Kamuoyu ayaklandığı zaman, "siz neden tasarruf etmiyorsunuz" diye bağırmaya başladığı zaman, tasarruf genelgeleri yayınlanmakta, bütün araçların ve bir işe yaramadan duran ya da işgal edilmiş olan arazilerin satışa çıkacağı ilan edilmekte, böylece kamuoyu "yatıştırılmakta"dır.
Kamuoyunun yatıştığı izlenimi alan Ankara, hemen rahatlama durumuna geçmekte ve alıştığı davranışlara dönüvermektedir.
Taşıt alımları ve yolluk harcamalarındaki artış, aynı "zihniyet"in Ankara'da egemenliğini sürdürdüğünün yeni bir kanıtıdır. Bu zihniyet "devlet"i halktan uzak bir konuma çekmiştir.
Hesap sorma sistemi yoksa...
Şeffaf toplum ve şeffaf yönetimde, gerçek anlamda kamunun denetimi dışında hiçbir harcama mümkün değildir. Herşey açıktır; yöneticiler her zaman, her kuruşun hesabını vermekle yükümlüdür. Almanya'ya en parlak ve güçlü dönemini yaşatan, iki Almanya'nın birleşmesini gerçekleştiren Helmuth Kohl açıklayamadığı bir parti hesabı yüzünden siyasi hayatını bitirmek zorunda kalmıştır. Bu olayda paranın miktarı tartışılmamıştır, sadece yapılan işlemin siyasi şeffaflığa uygun olup olmadığı tartışılmıştır. Hiç kimse de kalkıp, "Yahu koskoca Kohl, Alman halkına bu kadar hizmeti dokundu, ne olur ki, partisinin üç beş kuruş gizlemesine izin verdiyse¥" dememiştir. Şeffaf bir toplumda böyle bir şeyi söylemek kimsenin haddi olamaz.
Ankara'nın taşıtlarını yenileme, yolluklarını artırma cesaretine sahip olmasının nedeni de ülkemizde hesap sorma sistemlerinin oluşmamış olmasıdır. Bu "cesaret"leri kıracak olan, gerçek "sivil" tepkilerdir.