Önce Oral Çalışlar dostuma teşekkürler.. Şenlikten beni haberdar eden, gelir misin, diyen o..
Sonra da Adalar Kitap Şenliği'ni organize eden Ahmet Polat üstada..
Nasıl güzel, nasıl değişik bir gün geçirdim..
Açıkçası, Ada'ya gitmeye ayağım varmıyordu, Bir Tat felaketinden sonra.. Dünyanın en güzel balık lokantalarından birinin içine ettiler. Dünyanın en büyük mutfak ustalarından birini vurdular.. Bir Tat'ı öldürdüler.. Bir güzelliği yok ettiler..
"Türkiye hukuk devleti" diyenler, gelsinler, bir dünya güzelliğinin nasıl boş bir mezbeleye döndüğünü görsünler.. Buradan ekmek yiyen en az 90 ailenin, hem de bu kriz döneminde nasıl kurda kuşa yem olduğunu düşünsünler..
Bu ülkede zorbalık kol geziyor.. Silahı olan, tetikçisi olan ve bu silahı, bu tetikçiyi acımadan kullananlar, İstanbul'a giderek egemen olmaya başlıyorlar.. Ne acı değil mi?..
Oysa amacım acıları yazmak değildi, bu sabah.. Ada'da yaşadığım güzellikleri anlatacaktım.. O zaman başlayalım..
Ada'ya gitmek üzere Kabataş Vapur iskelesine geldiğimde beni bir sürpriz karşıladı.. Yasemin'in otomatik danışmadan aldığı ve önüme koyduğu Deniz Otobüsü yok.. Gişeler kapalı.. Ortada tek yolcu yok.. Bir yanlışlık olmalı..
Var..
Bakın, dünyada benzeri olmayan garabete..
Şehir Hatları vapurları devletin.. Deniz Otobüsleri Belediye'nin..
Şimdi sıkı durun.. Cumartesi, devlete göre iş günü.. Belediye'ye göre tatil..
Şehir Hatları vapuru ile gidiyorsanız eğer, cumartesi günü için "Normal/İş günleri" tarifesine bakacaksınız.. Deniz Otobüsleri ile gidiyorsanız, ayni cumartesi, tatil günleri tarifesinde.. Hadi gelin karıştırmayın..
Milletle nasıl alay edilir?..
İşte böyle edilir..
Bir de şöyle edilir..
Kabataş'tan Ada'ya ilk deniz otobüsü, cumartesi ve Pazar günleri saat 10.45'de.. Ada'ya varış, 11.40'da.. Yani tam öğle üzeri.. Yahu, adaya tatile giden aile, öğleyi bekler mi?.. Günün yarısını ziyan eder mi?..
Sabah erken saatlere, bir iki sefer koysan, Belediye batar mı?.. Yoksa vatandaşa hizmet mi götürür?..
Yolcu mu yok?..
Ada'da işimiz erken.. Bastık gaza, Bostancı'ya geldik.. 10.05 vapuru.. Vapur lafın gelişi.. Sardalya konserve kutusu.. Elimde gazete var, cehennem sıcağında nefes almak için dörde katlanmış gazeteyi yelpaze gibi kullanmak istiyorum, sallayacak yer yok.. İnsanlar öyle üstü üste.. Herkes birbiri ile akraba oluyor, mecburen.. Böyle bir rezillik olur mu?..
Deniz Otobüsleri çalışmak için öğle olmasını bekliyor.. Şehir Hatları, en büyük vapurunu 10 kişi ile Yalova'ya gönderirken, Kabataş'tan Çınarcık'a kaldırdığı ufak vapuru, Kadıköy ve Bostancı'ya uğratıp, Heybeli ve Büyük Ada'ya da götürüyor.. Tatil sabahının ilk uygun vapuru bu olunca da, yolcular vapura binmiyor, istif ediliyor?.. Bu nasıl uygarlık?.. Bu vapurların bir istiap haddi yok mu?.. Vapur batsa, maazallah, kapasitenin iki misli yolcu alındığı ortaya çıkacak.. Ondan sonra işe yararmış gibi soruşturma.. Üsküdar 40 yıl önce böyle iki misli yolcu ile batmadı mı?. O zaman soruşturdular, ne oldu?.. Şimdi her tatil sabahı, Kabataş- Çınarcık vapuru bir Üsküdar.. Denetleyen yok.. Rapor tutan yok.. "Bu saatlerde yoğun yolcu var. Tarifeyi elden geçirelim.. Çınarcık değil, Yalova vapurunu adaya uğratalım (Mesela)" diyen yok..
Vatandaş koyun.. Koyun gibi biner, koyun gibi gider gelir, nasılsa..
Yahu Ada'da bu kadar gazeteci oturuyor.. Onlar niye kıyameti koparmazlar?..
Adadaki güzellikler diye masaya oturduk. Ada'ya varamıyoruz ki, bir türlü, güzellikleri yazalım..
Onlar da yarına artık..
Anlat Büşah!..
YazIyI okurken iki kez dondum kaldım..
"Ve tam 9 yıl önce, Sabah İkitelli'de Turgay Şeren ustamdan ayrılmak zorunda kaldım.. Birinci neden Hıncal Uluç.."
Hayatımda bu kadar çirkin, bu kadar rezil bir iftira, bu kadar yüzkarası bir ithamla karşı karşıya kaldığımı hatırlamıyorum..
Turgay Şeren'in, çok sevdiğim koca kaptanın Sabah'tan ayrılmasına ben sebeb olmuşum..
Bu birinci şoktu.
İkinci şok ise, bu yazının altında, gene çok sevdiğim, önde gelen dostlarım arasında saydığım Büşah Gencer'in imzasının olmasıydı..
Büşah "Bu çok uzun, tarafımdan gizlenmesi gereken bir hikaye olduğu için es geçeceğim" diyor..
Hayır geçemezsin, Büşah!.... Şerefli ve onurlu bir gazeteciysen, Bülent Gencer'in oğluysan es geçemezsin. Böyle bir pisliği ortaya atıp susmak, insan haysiyeti ile bağdaşmaz çünkü..
Bu yalanı senin kıvırdığını düşünemiyorum bile.. Ola ki, o zaman, pisliğin biri sallamış, seni de inandırmıştır..
Bu çamuru ortaya atıp susarsan Büşah, bu iğrenç yalanı hayat boyu alnında taşırsın sonra..
Bir sorum da Turgay kaptana tabii..
"Bu yalana inandın mı?.. Bir an olsun inanıp 'Olabilir' dedin mi?.."
Özkök'ün Hürriyet'inde bir fotoğraf!.
Sevgİlİ Ertuğrul'un (Özkök) nefis Pazar yazılarından biriydi gene.. Los Angeles Times'ı örnekleyerek, bir rezil gazetenin, nasıl bir müthiş gazeteye dönüştüğünü anlatıyordu..
"1950'li yılların sonunda Time dergisi Amerika'nın en 'Berbat' gazetelerini seçer. Yapılan araştırmada birinciliği Chicago Tribune alır. Berbat sıralamasında ikinci sıra ise L.A. Times'a aittir."
Özkök, anlattığı öyküden alınması gereken dersle, yazısını bitiriyor:
"Herşeyin başında ve sonunda insanlar vardır. Tasarlayan, devam ettiren ve değiştiren insanlar.
Tabii bir de batıranlar!.."
Şimdi, bu güzel yazının yer aldığı Hürriyet'in altıncı sayfasında, kanımı donduran ve beni gazeteciliğimden utandıran bir fotoğraf..
Kan revan içinde, bir memesi ve bacakları meydanda bir kadın fotoğrafı..
Kadın komada.. Bu yüzden bir de fotoğrafçıların "Tecavüz"üne karşı kendini savunamıyor.. (Peki ordaki polisler ne yapıyor, Hasan Özdemir müdürüm.. Milletin şerefi, namusu, onuru onlardan sorulmuyor mu?.. Bu fotoğrafların çekilmesine nasıl izin veriyorlar?..)
Adını "D.Y." diye yazıyor, teşhir etmemek için, ama tecavüze uğramış, öldüresiye dövülmüş, o yaralı, o çıplak vücudu sergilemekten çekinmiyor?..
Şimdi bu gazetecilik mi, Ertuğrul?.. Bu vatandaşın haber alma hakkına saygı mı?..
Bu iğrenç fotoğraf yayınlanmasa, haber eksik mi olurdu?.
Ya da bu fotoğraf var diye, Hürriyet iki tane fazla satsa, ne olur?.
Ve de Ertuğrul..
Bu kadın, senin aileden biri olsaydı, bu fotoğrafın gazeteye konması teklif dahi edilebilir miydi?.
Peki Ertuğrul,
Bu ülkedeki her kadın, her kız, her çocuk, bizim, biz gazetecilerin evladı, kardeşi, anası, babası, sevgilisi değil mi?..
Bak bu fotoğrafın daha iğrenci Gözcü'de yayınlandı. Kızın eteğini de, belinden, tam orasına kadar sıyırıp fotoğraflamışlar..
Peki, Doğan Gurubu'nun bir Yayın Konseyi var.. Onlar ne diyor bu fotoğraflara..
Başında, baş yazarın Oktay Ekşi'nin olduğu Basın Konseyi ne diyor?..
Gazeteciler Cemiyetleri ne diyor?..
Baygın yatan bir genç kızın, kan revan içindeki çıplak fotoğrafını yayınlayan gazetenin genel yayın müdürü olarak vicdanın ne diyor?..
Yazından anladığım kadarı ile tatildesin Sevgili Ertuğrul..
Döner dönmez, 12 ağustos Pazar günkü Hürriyet'in altıncı, Gözcü'nün birinci sayfasında yayınlanan fotoğraflara bak ve söyle bana, sevgili dostum..
İnsanlığından, mesleğinden utandın mı?..
Yoksa benim gibi "Gazetecilik buysa, lanet olsun" mu dedin?..
Nilüfer (Büyük Aşkım)
Nİlüfer yine çok başarılı bir albüm ile karşımızda..
"Büyük Aşkım" albümün isim şarkısı Kayahan etiketli. Bu da diğer bazı Kayahan şarkıları gibi komşu Yunanistan'a ihraç edeceğimiz kadar güzel.. Klasik olmaya aday.
Bence albümün en güzel şarkısı "Cumartesi". Tartışılmaz bir hit olacak. Daha başlarken insanı etkiliyor ve giderek hiç bitmesin istiyorsunuz. Nilüfer'in bu şarkıdaki yorumu da mükemmel. Söz ve müzik Adnan Ergil'in..
"Söz Güzelim" Kayahan'ın albümünde tanıdığımız bir şarkı.. Nilüfer'in hoş yorumlaması ile daha seveceğiz.
Yine Adnan Ergil'in "Anlat Arkadaşım" keyifle dinlenecek hoş bir slow.
Şehrazat etiketli "Çok Büyüksün" albümün güzel ritmik şarkılarından biri. Arabesk çizgileri ile yavaş başlayıp sonra hızlanıyor ve yine Nilüfer yorumuyla çok büyüyor.
"Her Şey bir an" da Şehrazat bestesi ve çok başarılı bir çalışma.
Albümde bir de süpriz var: 80'li yıllardan, klasikleşen bir Nilüfer bestesi "Erkekler Ağlamaz".
Fahir Atakoğlu da albüme iki güzel beste ile katılmış "Beni mi buldun" ve "Bir gün bitecek". Özellikle Birgün Bitecek'teki akordiyon süslemeleri çok güzel oturmuş..
(Nilüfer Albümün değerlendirmesi, Can Sayın'dan tabii..)