Mesut Yılmaz'ın şu söyledikleri önemli: "Dünyanın hiçbir yerinde ulusal güvenlik sadece askerlere bırakılmaz. Bu, siyasetin işidir. Ulusal güvenliğin sınırlarını belirleyecek olan da siyaset kurumudur. Gelin görün ki, Türkiye'de maalesef ulusal güvenlik siyasetin sınırlarını belirliyor..." Yılmaz lafı, siyasetin sınırlarını asker belirliyor, nelerin yapılıp yapılamayacağına ya da nasıl yapılacağına asker karar veriyor" demeye getiriyor...
Tespitinde tümüyle haklıdır...
Dile getirdiği, özgürlükler rejimini boğan, rant ideolojisini besleyen ana meseledir, yani "siyasi alan darlığı"dır.
"Milli güvenlik meselesi"nin arkasındaki "sert çekirdek" de işte budur. Bu sert çekirdek belki bugünlerde AB ve Ulusal Program etrafında somutlaşıyor, ama aslında "Türk siyasal sisteminin özü"nü resmediyor.
Bu tespiti önemsiz kılmak için çeşitli bahaneler uydurulabilir, nitekim uyduruluyor da...
Bazıları adet olduğu üzere siyasetçilerin yetersizliğinden dem vuruyor. Oysa siyasetçinin yetersizliğinden dem vurmak, "topluma güvensizliği" "demokrasiye inançsızlığı" dışa vurmaktan başka bir şey değildir. Bu tür gerekçeleri üretenlerin, "sorun, siyasetçi yetersiz olduğu için mi, yoksa mevcut sistem siyasetçiyi iktidarsızlaştırarak yetersiz kıldığı için mi çıkıyor" sorusunu sorması elbette beklenemez. Ve "Sisteme hiç değinmeden sadece siyaset kurumunu hedef alma kolaycılığı"na kaçmaları da engellenemez.
Durum, "tartışmayı, Yılmaz'ın kimliğine kilitleyerek, hafifseyenler" açısından da pek farklı değildir. Yılmaz'ın çıkardan hareket ettiği, büyük sermayenin ve basının devlete açılan tek kapısı olduğu için desteklendiği tezlerine dayanan ve "hapsoldukları iktidar kavgası içinde duyarsız davranmayı tercih edenlerin demokrasiye inançları da tartışma konusu"dur.
Temelde "Yılmaz'ın ve basının saikleri konusunda yaptıkları tespitler önemli ölçüde doğru" olsa da, hemen tüm dünyada, tüm Batı ülkelerinde "ilkelerin gökten düşmediği"ni, "çıkar çatışmalarından ve çatışmaların ürettiği dengelerden doğduğu"nu unutmaları başka nasıl açıklanır?
Yenilikçiler başta olmak üzere, İslami kesimin taşıcıyıcı aktörleri, başta Yeni Şafak olmak üzere çeşitli gazeteleri, bu açıdan "müthiş bir iflas" yaşıyorlar. "Fikre" değil "kişiye" endekslenerek kurdukları "şablon" 28 Şubat'ta "mağduru oldukları şablon"la tıpa tıp uyuşuyor. 28 Şubatçıların demokrasiden ödün verilmesi için Erbakan'a işaret etmeleri onlarda Yılmaz'a işaret etmeye dönüşüyor. Ve Yılmaz karşı olmak, askerin çıkışını; mevcut ulusal güvenlik ideolojisini, bir dönem jandarma operasyonları-yolsuzluk dosyaları "makası"nda olduğu gibi, görmezden gelmeyi, hatta doğrulamayı doğuruyor.
Oysa siyaset-ulusal güvenlik, daha doğru bir deyişle siyaset-asker tartışması, Mesut Yılmaz'ın tartışması değil, tüm ülkenin tartışmasıdır. Sorun, mevcut "siyasetçilerin konjonktürel yetersizliği" değil, "siyaset kurumunun yapısal iktidarsızlığı"dır. Mesele demokrat olma ya da olmama, demokrasiyi savunma ya da savunmama meselisidir. Kimse unutmasın: Mesut Yılmaz'ın önemi, kimliğinden ileri gelmiyor; sistemin merkezinden çıkan ilk ses olması, bu çerçevede çıkacak sağlıklı bir çatışmanın taşıyıcı adayı olmasından kaynaklanıyor.
Zira sorun ortadadır: Türkiye'nin meselesi dar anlamda ve teknik bir "milli güvenlik" tartışması değil, onun ardındaki ana gerçeğin, "rejimin militer niteliği"nin tartışmasıdır. Bu niteliğin yol açtığı "hukuk, refah ve huzur tahribatı" meselesidir. Ve tartışma bu yönüyle başlamıştır.
Ancak, "yol dikensiz değil"; demokrasi etrafında bir blok oluşturmak bu yüzden önemli; eleştirilerimiz de bu yüzden...
Konuya yarın da devam edeceğiz; Yılmaz'ın tespitini ya da "malum sert çekirdeği", Batı örneklerini dikkate alarak ele tartışacağız..