  
Askeri ceza kanunu kimler için?
Sanki olup bitecekler içime doğmuş. 9 Haziran tarihli "Türkiye nasıl zenginleşir?" başlıklı yazıda, "Milli güvenlik devleti" kavramından uzun uzun söz etmişim:
"Ankara'da iki farklı anlayış birbiriyle kol güreşi yapıyor. Birincisi Türkiye'yi 'Milli güvenlik devleti' halinde tutarak burayı daha merkezileştirip, militerleştirmek peşinde.
Diğeri ise, burayı 'evrensel zenginlik devleti' yapmak isteyen bir gayret.
.... 'Milli Güvenlik Devleti' olarak yola devam etmemiz ve 78 yıllık bu zihniyet egemenliğini sürdürmemiz halinde neler olacağını, daha önce bunları yaşadığımız için biliyoruz.
.... Eğer bizim de bir burjuva sınıfımız olsaydı, 'nasıl zenginleşeceğimizi' konuşacağımızdan, zaten güvenlikli bir ülke olacaktık. Askeri bürokrasi, burjuvazinin yerini alınca sadece 'iç ve dış düşman' konuşur olduk. Siyasette de 'merkezi' gene aynı odak belirledi. Ortalama 'vatandaş tipinin' nasıl olması gerektiğini de gene aynı kurum tespit etti.
.... Milli Güvenlik Devleti anlayışı, 'evrensel zenginlik aklı'nı bir kenara ittikçe, bu iş sarpa sarmakta. Kaynak yaratamadığımız gibi yaratılanların büyük kısmı da gereksiz yere savunmaya gitmekte."
Zihinsel egemenlik
Geçen hafta izlediğim ANAP Kongresi'nde, Mesut Yılmaz Avrupa Birliği'nin militan bir taraftarı olarak ortaya çıkınca, üstelik bir de bunun önündeki en büyük engel olan "milli güvenlik sendromunu" tartışmaya açınca sevindim.
Hem Başbakan Yardımcısı, hem de ANAP Genel Başkanı olarak Mesut Yılmaz'ın bu temel doğruları dillendirmesinin önemi, benim açımdan diğer tüm endişelerimin önüne geçti.
Aslında tartışmaya açılan, bir "zihniyet egemenliği" kavgasıydı. Mesut Yılmaz'ın önerdiği Avrupa Birliği yolu, çağdaş bir toplumun, "Kopenhag ve Maastrich Kriterleri" olarak özetlenen sağlıklı yaşam koşullarını içeriyordu. Bir "evrensel zenginlik devleti'ne dönüşmenin formülüydü bu.
"Milli güvenlik devleti" ise parlamentosuna, siyasetçisine, halkına güven duymayan bir askeri bürokrasinin hakimiyetini iyice pekiştiren, herkesi ve her şeyi düşman ilan eden bir zihniyetti. Güvensizlik artınca militerleşme de hızlanacaktı. Ülke, BBC yayınlarından bile korkup yasaklayacak bir hale gelecekti.
"Milli güvenlik devleti" anlayışı, Mesut Yılmaz'a inanılmaz bir üslupla, Başbakan Yardımcısı'nı "onursuzlukla" suçlayarak cevap verdi.
Bizde, askeri bürokrasinin, demokrasi açısından olduğu kadar seviye açısından da sorunları büyüyor. Başbakan Yardımcısı'na "onursuz" diyen, Manisa'da parti il başkanını itip kakan düzey, pek övünülecek bir düzey değil.
Sanırım demokrasiyi takmama ile üslupta kaybedilen irtifa birbiriyle bağlantılı. Demokratik bir tavrın üslubu zaten kendiliğinden belli bir zarafeti içerir.
Askeri Ceza Kanunu
Demokrasinin en temel unsurlarından biri, askeri otoritenin sivillere bağlı olmasıdır. Çünkü, demokratik bir devletin tüm halk tarafından seçilen tek organı parlamentodur. O nedenle parlamento milletin bire bir temsil edildiği yer olarak demokrasinin kâbesidir.
Demokrasilerde siyaseti parlamento yapar, askerlerin görevi savunma ile uğraşmaktır. Genelkurmay Başkanlığı'nın son bildirisinin içeriği de, üslubu da bizim yeryüzünün demokrasi standartlarından ne kadar uzakta olduğumuzu bir kez daha gösterdi. Hükümetin, yarın bir gün emekli olacak olan "silahlı bürokratları" siyasetçilere bir güzel sövüp saydı.
Üstelik bu davranış Askeri Ceza Kanunu'nun 148. maddesine de aykırıydı. Askeri Ceza Yasası'nın 148. maddesi "siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan ve telkinde bulunan" ordu mensuplarına beş yıl hapis cezası öngörüyor. Ben, bu maddenin hiçbir gün işletildiğini görmedim. Eğer Askeri Ceza Yasası siyasete bulaşan askeri kişilere ceza öngörüyorsa, askerler de neredeyse hiç kesintisiz sürekli siyasete müdahale ediyorsa, siyasi demeç veriyorsa ve hiç kimse yargılanmıyorsa orası bir "hukuk devleti" sayılabilir mi?
Cumhurbaşkanı Sezer, sürekli olarak iki şeyin altını çiziyor. Birisi herkesin kurallara uyması gereği, diğeri ise "hukukun yönetenler için de var olduğu" gerçeği...
Başbakan Yardımcısı'na "onursuz" diyenler, tüm siyasetçilere cephe açanlar, küreselleşmeye posta koyanlar hukuktan ve askeri ceza yasasından muaf mı?
Silahlı bürokrasinin hukuk denetimi dışında kaldığı bir ülke, "muasır medeniyetler seviyesine" ulaşmış bir ülke olarak tanımlanabilir mi?
Devletin ve hukukun görevi, hukuk dışı davranışları fütursuzca gelenekselleştirmiş gibi gözüken askeri bürokrasiyi hukuksal denetime tabii tutmak değil mi, askeri ceza yasasının buruşturulmuş bir mendil olmadığını tüm yetkililere göstermek değil mi?
Avrupa Birliği yolunu açmanın reçetesi hukukun ve demokrasinin yolu ise, önce bunlar yapılmalı.
Ülke bu durumdaysa...
Askerler darbe yapıyor, Türkiye'nin önünü tıkıyor, kendilerine endeksli bir siyaset sınıfı yaratıyor, ardından kriz tırmanınca yeniden siyasileri suçlamaya geri dönüyorlar.
Türkiye, Genelkurmay'ın siyasi bildirisinde altı çizilen duruma düştüyse, bunda Türkiye'ye deli gömleği giydiren bugünkü "güvenlik anlayışı"nın ve 1980 askeri darbesinin zihniyetinin rolü yok mu? Gizliden gizliye yaşayagelen "tek parti zihniyeti" günahsız mı?
Tek yol Avrupa Birliği
Kavganın özünde, başta da söylediğimiz gibi, Milli Güvenlik Devleti anlayışı ile Evrensel Zenginlik Devleti çelişkisi var. TÜSİAD boş yere ilk kez açıkça militarizme tavır almadı. Çünkü tek kurtuluşumuz, Avrupa Birliği ve onun güvenlik reçetesi olan Kopenhag ve Maastrich Kriterleri'ne uymak.
Kim "ulusal güvenlik" bahanesiyle buna silah çekerse, ülkenin kendi egemeni tarafından sömürülen bir sefalet ve esaret kolonisi olarak yaşamasını istiyor demektir.
|