kapat
05.08.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.limasollu.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

www.euronet-tr.com
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )

Kırk küp, kırkının da kulpu kırık küp...

Eski İstanbul'da, hali vakti yerinde aileler için en bitmeyen konu, yakın akrabaları eleştirmek, daha doğrusu çekiştirmekti.

Resmi bir daireye bir türlü kapılanamadığı için, aylak gezen genç erkeklerin de kimliğine; hemen, "kaldırım mühendisi" damgası vurulurdu.

Eski dönemlerin "kaldırım mühendisleri", zamanla politikacı ve "toplum mühendisi" olmaya başladılar.

Ülkeyi kurtarmak konusunda ortak bir reçeteleri vardı:

- Önce ahlakı düzeltmek gerek, derlerdi...

Bu reçete, Türkiye'deki 450 bin kahvede de tekrarlanır dururdu. Mevcut durumlardan yakınılırken, özellikle yaşlılar, hafif iç çekerek, temelde neyin çözümlenmesi gerektiğini mırıldanırlardı:

- Önce ahlâkı düzeltmek gerek..

Kimse de çıkıp:

- Ahlâksızlık daha çok prim getiriyorsa, insanlar niye ahlaklı olsun ki; diye sormazdı.

Ve kimsenin aklına gelmezdi, Türkiye'de ahlâklı olmanın ekonomik bir artı sağlamadığı.

Örneğin, dört dörtlük gerçek doktorlar yanında; özel kliniklerdeki bazı "doktorcuk"ların, kendilerine başvuranları; "hele bir içimiz rahat etsin" diye, pahalı testlere yönlendirip, yüzde 30 komisyon aldıkları için; daha zengin yaşadıkları...

Önce ahlâkı düzeltmek" reçetesi, yönetici kesimde "önce eğitim" olarak biçimlenmişti. İktidar politikacıları, ülkede her şeyin dermeçatma olduğundan söz açanlara, hep aynı yanıtı verirlerdi:

- Önce eğitim...

Küreselleşmenin getirdiği saydamlaşma, Türkiye'yi de kucaklamaya başlayınca; anlaşıldı ki, adam başına düşen ortalama okuldan geçmişlik süresi, dört buçuk yıl...

Bu oran kadınlarda iki buçuk yıla iniyor..

Ve üç beş gün önce yine anlaşıldı ki; Türkiye, Ermenistan'dan sonra eğitime en az yatırım yapan ülke..

Ömrüm içinde duyduğum, toplum ve toplum düzeniyle ilgili en yaygın saptamalar da şunlardı:

1- Biz adam olmayız...

2- Bize eli sopalı biri lazım...

3- Sallandır iki kişiyi, bak her şey nasıl düzelir...

Ve yine kimsenin aklına gelmezdi ki, Türkler'in iki özelliğinden biri "mesleksizlik"se; öteki de, anadillerinin "okuma-yazma" boyutuyla bütünleşememiş olmalarıdır...

Japonya'da 1000 kişiye 1000 kitap düşerken, Türkiye'de 7250 kişiye 1 kitap düşer.

Japonya'da 2 kişiye 1 gazete düşerken, Türkiye'de 20 kişiye 1 gazete düşer...

Öyleyse yazıyı bir yaşam biçimi olarak benimsemiş yazı adamları, nasıl geçinmişti Türkiye'de?

Bu soruyu ne eski zaman militerleri merak etti, ne eski zaman diplomatları, ne eski zaman valileri, ne eski zaman belediye meclisi üyeleri..

Hiçbiri merak etmedi bir tiyatro yazarının telif hakkı olarak ne kazandığını ve kendisine kızılıp da, kitapları toplatıldığında ve çalışmaları görmezlikten gelindiğinde ne kazanmadığını...

Ankara oligarşisi, "önemliler hiyerarşisi" yanında, kendisine lehimlenmeyen özerk bir "değerler hiyerarşisi"ne karşı çıkıyor ve onları, ezip bitirip kahrediyordu...

Sonuç, 20. Yüzyıl'ı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalamak ve "yaşam kalitesi" açısından, Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düşmek oldu..

Yazıyı Eşref'in telif haklarıyla ilgili bir kıtasıyla -vezni bozma pahasına, dilini sadeleştirerek- bitirelim:

Her belgede gelişme, sanatça mümkün amma;

Masrafla emeğe karşı, az çok üstesinden gelecek biri ister.

İzmir'de bir hevesle Türkçe gazete neşri,

Açlığa talim etmiş, bedava yazar ister.

www.sigortam.net


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır