Türkiye'nin oligarşik yapısı; ta bebeklikten başlayan ve -kız olsun, erkek olsun- bir türlü adam yerine konmamakla her gün biraz daha katmerlenen gizli eziklik duygularını; kişilerde, pusuya yatmış, tuhaf bir intikamcılığa dönüştürüyor sonunda...
Tüm Türkiye'de epey yaygın olan böylesi bir intikamcılığın en tipik görüntüsü; fırsat çıktığında, gereksiz yere başkalarını bekletmeye başlamak ve bundan sadik bir zevk almak...
Bundan 30 yıl kadar önce ünlü bir kebapçı dostum:
- Biliyor musun, demişti, geçende Vehbi Koç geldi lokantaya; yirmi dakika beklettim kendisini...
Doğru mu söylemişti; yoksa hayali bir özlemini, sanki gerçekleştirmiş gibi, kendince cakalanmaya mı kalkmıştı, bilmiyorum...
Müşteri çokluğu nedeniyle, lokantasında yer olmadığından, Vehbi Bey'i bile yirmi dakika bekletmiş bir kebapçı olmanın şanı ve gururu çiçekleniyordu yüreğinde; söylediği doğru olmasa bile...
Memurlarda da, kendilerine işi düşmüş olanları bekletme sadizmi; artık herkesin bildiği öylesine bir rutin olmuştu ki; Muammer Karaca, "Cibali Karakolu"nu oynarken, her işi düşene, hep aynı repliği tekrarlardı:
- Bugün git, yarın gel...
Ve izleyiciler kahkahadan kırılırlardı.
Türkiye'nin oligarşik yapısına, bir başka açıdan bakıldığında da şöyle ikili bir tablo çıkar ortaya:
Bekletilebilenler kategorisi, bekletilemeyenler kategorisi..
Örneğin bakanlar, milletvekilleri, generaller, valiler, emniyet müdürleri bekletilemeyenler kategorisindendirler..
Küçük boy bakkallar, manavlar, çiçekçiler, onların çırakları, şoförler, garsonlar, sönük giyimli kadınlar v.s. bekletilebilenler kategorisinden...
Ve genç anne babaların yan bilinçlerindeki en temel arzularından biri de, çocuklarının "bekletilemeyenler kategorisi"nden olmasıdır.
Türkiye'nin oligarşik yapısından kökenlenen "bekletme" sadizminin, ülke ekonomisi üstündeki etkisi de sanıldığından çok daha kanserlidir.
Diyelim, kıçtan takma deniz motoru servislerine bir işiniz düştü...
Deniz mevsimin kısa sürmesinin de, zaman açısından, kızgın maşasını ellerinde tutarak; öylesine bir savsaklarlar ki, yapacakları işi...
Üstelik, gerekli gördükleri tıbbi testlerden yüzde 30 komisyon alan bazı minüskül doktorcukların; "içimiz rahat etsin" bahanesiyle 760 milyon TL'lik "Talyum testi"nin, hemen gerçekleştirilmesini istemeleri gibi; "Türkişi" motor servisleri de, sıkıştırılacak iki vida için, tüm motorun açılıp, parçaların tek tek gözden geçirilmesi gerektiğini söylerler...
Ve fatura da "Talyum testi"yle eşdeğer, kol gibi bir kazık olur.
Polonya'da olduğu gibi, Türkiye'de de global sermaye yatırımları yılda 20 milyar doları geçseydi...
İsveçliler kendi standartlarında sağlık tesisleri kursalardı. Japonlar, Almanlar, Amerikalılar da kendi standartlarında motor servisleri...
İnsanlara "güven verme"nin getirdiği nasıl bir rahatlama olurdu, birey yaşamlarında kimbilir?
Deniz kıyısı ülkelerinde çoluk çocuk oyuncağı sayılan kıçtan takma deniz motorlarının sayısı -tüm Türkiye'de- 40 binde kalmaz, 10 milyona çıkardı...
Türkiye'nin oligarşik yapısından kökenlenen, eziklik duygusunun, fırsat çıktığında ille de "bekletme" sadizmiyle; köylülükten uzantılı garip bir görgüsüzlüğün, "kestirmeden zengin olma tokatçılığı"; öyle kolayından arıtılabilecek çarpıklıklar değildir...
Global sermaye yatırımları, yılda 20 milyar doları aşmadıkça; global servisler devreye girmedikçe; herkesin özlemini çektiği çağdaş bir güven ortamının yaratılabilmesi kolay değil, hatta mümkün değil; bizim "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kalmış Şark ülkesinde...
Şoven nutuklar, ekonominin iyice tutuşmuş kıçına itfaiyecilik yapmaya yetmiyor...