Geçen akşam bir diplomat dostun Cihangir'deki evinin terasından; Marmara'yla Kızkulesi'ni ve Kuzguncuk'a kadar Boğaz girişini, dimdik tepeden kucaklayan İstanbul gecesine bakıyordum...
Sular büyülü aynaların görünmez ışıklarıyla aydınlatılmış bir berraklığın, geceyle oynaşan maviliğinde; "güzel"i de aşan hiç görülmemiş bir düş gibiydi...
Açık denizlere bakan kıyılarda geceleyin köpüklü sular, karanlığın ıssız fakirliğine gömülerek ürkünçleşir...
Cihangir'in dik tepelerinden ise; Boğaz'ın girişi, dünya coğrafyasının -ikinci bir eşi bulunmayan- özenli bir vitrin düzenlemesi gibiydi.
Başka gezegenlerden yeryüzüne ilk gelmiş biri olarak, önce böyle bir İstanbul gecesini görsem; kendi gezegenimden vazgeçer, yeryüzüne aşık olurdum.
Aşağıdaki kıyı yolundan durmadan akan arabaların tarçınlı akide şekerleri gibi uzayıp giden kırmızı lambalarını; gelen arabaların projektörleri, erimiş çelik beyazlığıyla durmadan yalazlıyor ve tepeden bakınca, üstüne gecenin düştüğü mavi suların fonunda, her türlü anlatımı geçen, tılsımlı bir cümbüş yaratıyordu...
Anne yönünden kaç kuşaklık İstanbullu olmama karşın; ilk kez oturduğum yerlere özenememiş olmanın, üzüntülü imrenmesi geçti içimden...
Keşke biraz da aklımı İstanbul'un tadını daha çok çıkartmaya taktırsaydım. Belki de, İstanbul'u her semtiyle öylesine evim gibi benimsemiştim ki; ayrıca kendime oturmak için özel bir yer aramaya kalkmamıştım. Yaşam, önüme kendiliğinden neyi getirdiyse, onunla yetinmiştim.
Onun için İstanbul'u yeniden keşfedermişçesine, bir turist hayranlığının sarhoşluğunu tadıyordum. Ve başarısızlığıma kızmak için de kendime kıyamıyordum.
Napoli Körfezi de güzeldir, San Francisco da, Hong-Kong da...
Yahya Kemal'in dediği gibi İsviçre gölleri de güzeldir... Ama, İstanbul... Kadrini bilemediğimiz İstanbul... Erişilmez güzelliğine ruhsuz bir külhanbeyi gibi, durmadan sille tokat çaktığımız İstanbul...
Politika tiryakileri gönül yazılarını sudan ve yavan bulurlar. Türkiye'nin onca sorunu dururken, İstanbul övgüsünün ne anlamı vardır ki?
Lirik'i, pastoral'ı, romantik'i ve şiirsel'i, monoton bir natüralizmin ayak tırnakları dibinde yarım yamalak kurban etmeye çalıştıktan ve aslını ararsanız, onu da tam beceremedikten sonra; her türlü sığlığı "Sorunlar da sorunlar, sorunlar da sorunlar" paravanasının arkasına saklama kurnazlıklarına yattık gibi...
Ve şimdi politika tiryakileri için gelelim sorunlara...
Toplumu kurtarmaya adaylığını koymuş ne kadar amatör varsa, aşağıdaki bulmacayı çözmeye yürekten davetlidirler...
Türkiye'yi ekonomik darboğazlara sokmakta en büyük ağırlığı sırtlarında taşıyan Kamu İktisadi Teşekkülleri'nde; fazladan beş yüz bin kişi çalışmaktadır...
Bu kuruluşların zarardan kurtulması için, önce bu beş yüz bin kişinin ayıklanması ve aile çevreleriyle birlikte iki buçuk milyon insanın, az buçuk açlığa itilmesi gerekmektedir.
İşe yaramaz lise eğitimiyle, iltimaslı kartvizitlerin; ekonominin devlet sektörüne yığdığı yarım milyon kişiyi; kimler, hangi ölçülerle ayıklayabilirler?
Ve iki buçuk milyon insanın, bir anda çaresizliğe düşmesine, nasıl "evet" diyebilirler?
Bu alandaki düğümü çözmek için şimdiye dek bulunabilmiş tek formül, işsizlik sigortası önerisi olmuştur...
Bu sigortanın getireceği mali yüklemenin dahi, devlet sektöründeki ziyandan daha olumlu olacağı öne sürülmüştür.
Şimdi evlerde, kahvelerde, iş yerlerinde, taşıt araçlarında Türkiye'yi kurtarma reçeteleri yazmaktan, yurtseverlik zevki çıkaranlara; etli kemikli, sosyo-ekonomik bir problem işte
Önce bunu çözemedikleri sürece, yurtseverlik zevki, gevezelik duvarını aşamayacağa benzemektedir...
Politika tiryakiliği, politika tiryakiliğidir ama, spora hiçbir yararı dokunmayan futbol tiryakiliğine benzememelidir...
Bir kez daha sevimli tiryakilere soruyoruz: - Şayet elinizde olanak bulunsaydı, siz iki buçuk milyon insanı çaresizliğe düşürmeden, KİT'leri rantabl bir düzeye nasıl getirebilirdiniz?
Not olarak şunu da ekleyelim ki, özel sektör bu kuruluşları devralmaya gönüllü değildir, yabancı sermaye keza...
Ve bu kuruluşlar, cumhuriyet döneminin tüm birikimleri sonucu, temel endüstrimizin yarısını oluşturmaktadır... Ama, durmadan da ziyan etmektedir.
Öneri gelirse, gelen önerileri arada sırada yayınlamaya çalışacağız...
Böylece amatör politikacılığımızın düzeyi de, ortaya çıkmış olacak...
İstanbul'a bir kez daha gönlünü kaptırıvermek, bu sorunları düşünmeye engel değildir; bu sorunları düşünmek de, bir İstanbul gecesine fısıltılı ve içten, yeni bir aşk ilanına engel olmadığı gibi...
Not: 21 yıl önce yazılmış bir yazı... "Güneş"den...