kapat
22.07.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.ciceknet.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

www.euronet-tr.com
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
TEVFİK YENER(tyener@sabah.com.tr )

"Avradımı görmüş gibi oluyorum..."

O gün çok heyecanlıydım. Burhan Felek ile yemek yiyecektim. Hem de özel davetlisi olarak... Basınımızın en kıdemlisi, gazeteciliğin abidesi, günün moda deyimiyle "bir efsane" ile aynı sofrayı paylaşacaktım.

Burhan Bey'in sevgili kızı Okşan meslektaşımdı. Ondan da öte çok değer verdiğim arkadaşımdı. Okşan'ın eşi Orhan Atasoy ise kankardeşim sayılırdı.

Gazeteciliğimizin ilk yıllarında tanışmıştık Orhan ile... O yıllar İngiltere'den yeni dönmüştü. Leeds'te okumuştu. Kafa dengiydik. Yeni İstanbul gazetesinde çalışırdık. Sonra her çalıştığımız gazetede yıllar boyu birlikte emek verdik.

Orhan Atasoy çok parlak ve modern bir gazeteciydi. Ne yazık ki Babıali'deki katakullicilere küstü, mesleği bıraktı. Yazık oldu. Türk basınında halen eksikliği yaşanan kaliteli gazetecilerden biriydi eşi Okşan.. O da küskünlerden... Şimdi KONGRE adıyla EŞSİZ BİR DERGİ çıkarıyorlar.

Aradan yıllar geçti Orhan, Okşan ile evlendi ve Burhan Felek'in damadı oldu.

Burhan Felek üstadımız Orhan ile Okşan'a "-Şu Tevfik Yener dilinizden düşmüyor, bir akşam getirin de göreyim" demiş.

BOYALI BASIN VAZİYETİ...
Unutamam o geceyi... Çatal, kaşık, bıçak ellerimden kayıyordu... Tarihi bir şahsiyet ile aynı masada oturmak pek zordur... Benim şansıma masada iki tarihi şahsiyet vardı. Diğer beyefendi; Vasfi Rıza Zobu idi.

Vasfi Bey ile Burhan Bey eski dostlar... Yedikleri içtikleri yarım yüzyıldan fazladır ayrı gitmiyor. Birlikte padişahlıktan cumhuriyet devrine geçmişler. Burhan Felek Çanakkale Savaşı'nı "harp muhabiri" olarak izlemiş. Vasfi Rıza Osmanlı döneminde tiyatrocu olmak cesaretini göstermiş...

Burhan Bey gazetecilikle ilgili görüşlerimi öğrenmek istedi. Ben de o sıralar çok genç yayın yönetmeni olmuşum, çiçeğim burnumda...

"Renkli basın" tartışmaları yeni başlamış.. Çünkü biz Günaydın'ı çıkarmışız... İlk renkli günlük siyasi gazete. Siyah beyazın güzelliğini korumak isteyenler Günaydın ve Saklambaç gibi gazetelere"boyalı basın" diyor. Onlar teknolojiye karşı değiller. Renkli fotoğrafın fikir gazeteciliğini öldürmesini istemiyorlar.

Burhan bey ve Vasfi Rıza Bey'le masaya oturduğum tarihte Saklambaç gazetesini patronum bana teslim etmişti. Boyalı basına yağan şimşekleri en çok çeken gazete Saklambaç'tı... Gerçekten bir döneme damgasını vurmuştur Saklambaç.

( * Bir genç arkadaş 70'li yılları kitap yapmış. Saklambaç için "ikinci sayfasında fotoroman yayınlardı" demiş. Kitaptaki birçok konu gibi bu da yanlış. Saklambaç günlük gazeteydi ve günde 6 fotoroman yayınlardı. Kulaktan dolma bu kitap ne yazık ki çok eksik, hatalarla dolu, genç kuşaklara şundan 20-30 yıl öncesini bile yanlış tanıtıyor. O yıllarla ilgili her türlü belgeyi tembellik etmeyen çok kolay bulur. Sorumluluk gerek...)

Burhan Bey soruyor "-Basının geleceğini nasıl görüyorsun?" diyor. Ne derim ben şimdi? "Bugün boyalı diye eleştirenler bile ileride boyanacak efendim" diyemem ki... "Fikir gazeteciliği inişe geçecek, yarısı magazin sansasyon gazeteleri geleceğin büyükleri olacak..." diyemiyorum.

"-Neden boyalı basındasın..." dese. Benim "- Gelecek bu.. Kaçınılmaz... En başarılı, en parlak, en çok ücret alan biziz... Gençlere yönetme hakkı veren tek patron bizimki... Haldun Simavi gerçeği bugünden gördü..." demem gerekirdi.

Burhan Felek Bey benim gazetenin 350-400 bin sattığını öğrenince "-Bu fotoroman tutkusu incelenmeli.. Bizim Abdi bile (Abdi İpekçi) Milliyet'e fotoroman koydu..." dedi. Ben rahatlar gibi olmuştum ama üstadımız "-Yanlış... Her gazete kendi karakterinde ısrar etmeli..." demez mi.

Günaydın farklı gazetecilik anlayışı ve renkli fotoğraflarıyla basını sarsıyordu. Renkli Saklambaç'ta kadın konusundaki çağdaş tartışmalara yer vermem, fotoromanları sinema filmi titizliği ile çektirmem gazetemi satış şampiyonu ilk üçe sokmuştu. Ve bizimle gelen yenilikler diğer gazeteleri sarsmıştı.

Abdi İpekçi bu durumu eleştiren bir sloganı Milliyet'te yayınlamaya başladı: Okunmak için alınan gazete... Yani; Günaydın ve Saklambaç renkli fotoğraflarına bakılmak için alınıyordu. Fakaaaat; "Okunmak için alınan gazete" sloganını bizim gruba havan topu gibi savuran Milliyet bile birkaç ay sonra fotoroman yayınlamak zorunda kalmıştı.

Bu değişimi bana soruyordu Burhan Felek. Biliyordu her şeyi ama... Basındaki değişimin tam göbeğinde yönetici pozisyonundaydım ben... Genç bir gazete yöneticisi basının durumunu ve geleceğini nasıl görüyordu acaba?...

"Bu iş artık endüstri oldu, atış serbest.. Çünkü ticaret.." nasıl derim. "Gazetecilerin Şeyhi" unvanı verilmiş bir büyük gazeteciye bunları söylemeyi terbiyesizlik sayıyorum. Hem de çok üzüleceğini biliyorum. Kıvranıyorum.

CANKURTARAN VASFİ BEY
Vasfi Rıza Bey boğulmak üzere olduğumu anladı. Bir can simidi salladı:

-Hemen her konuda çarpıcı değişimler yaşanır.., dedi ve ekledi:

-Afife'yi sahneye ilk çıkarışımı hatırlarsınız Burhan bey.. Müslüman kadın şanoya çıkar mı diye ne kıyametler kopmuştu.

Vasfi Rıza beyin ellerine yapıştım:

-Ne olur anlatın.. Afife Jale olayını hep merak ederim.

ÜSTAT ANLATIYOR
-1920 yılına gidelim.., dedi Vasfi Rıza Zobu:

-Müslüman kadın sahneye çıkamaz!.. Şeriat bu... Afife o sıralar devletin tiyatro okuluna sessizce yazıldığından gürültü patırdı çıkmıyor...

Bundan cesaret alan ilerici tiyatrocular Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu (sonradan Hale Sineması) sahnesine Afife'yi çıkardılar. Aynı sahnede 20 yaşında bir oyuncuyum.

Müslüman kızı Afife'nin sahneye çıktığı duyulunca kıyamet koptu...

Şeriata karşı çıkmak ha!..

İçişleri Bakanlığı, Vilayet derken Seyhülislam da öfkelenince Afife'nin tutuklanması an meselesi... Bir akşam İstanbul Emniyet Müdürü Arnavut Tahsin Bey tiyatroya geldi... Eyvah yandık!.. Mütareke yılları ki birisi kaybolsa arayıp sormaya cesaret edemezsin..

Arnavut Tahsin Bey mavi gözlü, yakışıklı heybetli adam. Hepimizi topladı ve "-Türk kadını sahneye çıkmalıdır!.. Devam edin. Bölge karakoluna gerekli talimatı vereceğim" dedi. Hepimiz şaşırdık. İlerici polis müdürü... Ve o yıllarda peh, peh... Müthiş adammış Arnavut Tahsin Bey.

Ancaaak... Ertesi gece sahnedeyiz.. Bir bağrışma, çağrışma:

-Tiyatroyu polis bastııı..

Başta Afife, tiyatronun ileri gelenlerini karakola götürdüler. Ben de meraktan takıldım onlara... Karakol amiri bıçkın biri... Fesini arkaya atmış bizimkileri azarlıyor:

-Afife denilen kadını sahnede görünce avradımı şanoda görmüş gibi oluyorum... Mahvederim hepinizi!.."

Bizimkilerden birisi "- Müdürünüz Tahsin Bey izin vermişti ama..." diyecek oldu. Amir kesti sözünü:

-Biliyorum. Ama ben emir memir dinlemem...

Gerici baskısı polis müdürü Arnavut Tahsin Bey'i dinlemiyordu. Şeyhülislam ve İçişleri Bakanlığı Türk kadınına sahne izni vermiyordu.

-Sonra ne yaptınız? diye sordum. Vasfi Rıza bey:

-Bir vapura atlayıp İzmir'e kaçtık. Bedia (Muvahhit) orada Afife dahil hepimizin kendisiyle birlikte tiyatro sahnesine çıkabileceğimiz söylemişti...

Sonra ne olmuştu? O macerayı da gelecekte yazacağım.

"...Tanrılarındır o kapı., ölümsüzlerin yoludur, insanlar geçemez o kapıdan. Girdiler önceden bildikleri bu limana.."

Homeros


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır