Tayyip Erdoğan'ın yasağının kalkmasıyla Yenilikçi Hareket'in yeni bir "cazibe merkezi" oluşturması ve bu merkezin diğer partiler için hareketlilik yaratması bir tür kesinlik kazandı.
Nitekim gelenekçilerden beş milletvekilinin yeni kurulan Saadet Partisi'nin kurucu üyeliğinden istifa ederek Erdoğan'a gittikleri haberleri geliyordu. TBMM'de yer alan mevcut partilerden ilerideki günlerde Erdoğan'ın saflarına katılımlar olması ise söylenti ve beklentiler arasında.
Siyasetin kendi içinden hareketlenme yolunun açılması, bir ölçüde sevindiricidir.
Ancak ortada hâlâ şu soru var:
Siyasette normalleşme eğilimi, siyasi hareketlilik, siyasi denge değişikliği, "siyasette yeniden yapılanma ve çağı kucaklayan siyaset üretimi" anlamını taşır mı? Ya da Tayyip Erdoğan ve arkadaşları böyle bir değişimi taşımaya aday olabilirler mi?
Şu gerçeği teslim etmek gerek:
Yenilikçiler İslami kesimin kendi içinde yaşadığı farklılaşmanın siyasi tezahürü olsalar da, henüz MSP-RP-FP geleneğinde "nöbet değişimi"nin ve "muhafazakârlığın restorasyonu"nun ötesine geçen bir mesaj vermiş değiller. Daha doğrusu "merkeziyetçi siyasi damar"dan tam olarak ayrışmış, 21. Yüzyıl'ın dili ve ihtiyaçlarına uygun bir "değişim projesi" geliştirmiş değiller.
Şu da bir gerçek:
Böyle kaldığı takdirde bu hareket, "aynı araçları kullanan siyasi parti sayısının çoklaşması"ndan fazla bir şey ifade etmez duruma düşecektir. Diğer bir deyişle "daralmış siyasi alanı değişim projesiyle genişletmeye talip olmayan her hareket" gibi, "bu dar alanın ayrılmaz parçası" olmaktan öteye geçemeyecektir. Bu durum Erdoğan'ın hatırı sayılır miktarda oy almasını engellemese de, iktidar olmasını engeller, üstelik yeni çatışmaları tahrik eder.
Denebilir ki, bu durum sadece Erdoğan ve arkadaşlarının değil, piyasaya çıkmayı düşünen tüm yeni siyasi oluşumların sorunudur.
Evet, öyledir ve Türkiye'nin yakın gelecekte yaşayacağı en büyük sıkıntı da budur. Bu kuşatılma hali, daha önce olduğu gibi, sonra da aynı şekilde sonuç verebilir. "Çoğulculuk" yerine "çoklaşma"ya; yani değişimin yerine popülizmi koyan, birbirine benzer ve her biri güçsüz siyasi parti sayısının biraz daha artmasına yol açabilir.
Yenilikçilerin bu kıskacı kırmak ve bir değişim projesi üretmek için hareketlenip hareketlenmeyeceklerini önümüzdeki günler gösterecek...
Ancak Erdoğan'ın önünde böyle bir projenin üretimi için önemli bir engel var. Bu engel, yerel bir söylem ile global bir dil arasında seçim yapma ya da sentez yapma zorluğu olacaktır. Erdoğan ve arkadaşları, 28 Şubat'tan bu yana Batı'ya ve evrensel değerlere uygun, belki en yakın taleplerin sahipleridir. Ancak buna karşılık, geldikleri kesimin ve kuşandıkları zihniyetin referans noktası "yerli"dir, "milliyetçi"dir. Bu iki unsur henüz köklü bir dönüşme girmemiştir.
Ayrıca bu duruma paralel olarak, ülkenin içinde bulunduğu atmosfer "milliyetçi-milli egemenlikçi bir cephe" ile iç dinamikleri, milli kaygıları azımsıyan "globalleşmeci bir cephe" ayrışmasına işaret etmektedir.
Dememiz odur ki; açık ve keskin bir vizyon üzerine oturmuş proje eksikliğinde, yenilikçilerin reflekslerine yenik düşerek, içe kapanmacı bir söyleme yaklaşmaları şaşırtıcı olmaz. Yenilikçi grubun altını çizdiği temel sorunların 2000'lerin sorunları olmaktan çok 1990'ların sorun ve çatışmaları olduğu dikkate alınırsa; yenilikçilerin bakışında "kültürel arayış"ın hâlâ "sosyal arayış"ın önünde olduğu görülürse, söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır.
Evet, bilmek gerekir ki, "siyasette aktör değişimi vizyon değişimi anlamına gelmez".
Yine de değişimin kapsamlı olacağını umalım; bekleyelim ve görelim...