Geçtiğimiz pazar, internetin popüler haber sitesi "Habertürk"te, manşetten "Türkiye artık ikinci cumhuriyetçi mi oldu?" başlıklı bir yorum yayınlandı.
Ekonominin evrensel kurallarına karşı çıkarak "Ankara'nın Türkiye'yi soyup soğana çevirmesine olanak veren siyasal avantacılığın gün geçtikçe zemin kaybetmesini değerlendiren yorum şöyleydi:
"İkinci cumhuriyet deyiminin isim babası Mehmet Altan... Yıllarca çok eleştirildi. İslami kesime yaklaşımı, Kürt sorununa yaklaşımı, önerdiği ekonomik çözümlerle, ikinci cumhuriyet özellikle, 'vatan-millet-Sakarya' edebiyatının bir numaralı düşmanı oldu. 'Numaralı cumhuriyetçiler' dendi... Gerçek yurtsever aydınlar, Atatürk cumhuriyetine karşıymış gibi gösterildi... Oysa yapmak istedikleri tıkanan noktaları açıp Türkiye'yi bir ikinci aşamaya geçirmekti...
İkinci cumhuriyetçilere en fazla yaklaşan ekip, Cem Boyner'in başını çektiği Yeni Demokrasi Hareketi oldu. Türk halkı, bu harekete oy vermedi...
Ama yaşanan son kriz, bir anda havayı değiştirdi. Kemal Derviş gibi Yeni Demokrasi Hareketi'ne yakın bir 'sosyal demokrat' ekonominin başına geldi. Tüm Hükümet Derviş'ten nefret ediyor ama tüm Türkiye onu seviyor. Yapılan anketler yaşanan krize rağmen Türk halkının Derviş'i sevdiğini gösteriyor...
Kemal Derviş ile birlikte serbest piyasa - serbest düşünce ikilisi halk nezdinde zafer üstüne zafer kazanırken, Cumhuriyet Gazetesi ve İşçi Partisi ile 'gizli komünist' MHP'nin kutsal ittifakı giderek güç kaybediyor..."
"(...) Son MGK'ya sunulan raporda, İslami kesimle kurulan temaslar olumlu sonuçlar vermiştir deniliyor. Tarikatların artık devlet saflarına yaklaştığı vurgulanıyor... Yani asker de değişiyor... 'Değişmeyen tek şey değişimdir' kuralı işliyor.
Sanki artık her kesimin 'ikinci cumhuriyetçiler'i var... İslami kesimde, Fethullah Gülen ve Zaman Gazetesi, sağcı ekolden gelmesine karşın, artık muhafazakârlık ve vatan-millet-Sakarya edebiyatından uzak duruyor."
"(...)ANAP, DSP, DYP, CHP... Yıllardır popülizm yapan bütün partilerde içten içe, farklı bir hava yayılıyor... Artık hortumcu işadamı kadar, köylünün-çiftçinin-memurun da devleti hortumlamasına karşı çıkılıyor. Siyasetçiler giderek halk dalkavukluğundan koparak, 'IMF haklı' diyebiliyor. Kamuyu çökerten kamu bankalarının kapatılmasına cesaretle sahip çıkabiliyor, oy depolarını rahatlıkla gözden çıkarabiliyor. Kısacası Türkiye bir çöküşü yaşarken, bir de yeniden doğuşu yaşıyor..
Türkün Türk'e propagandası artık yemiyor. Globalleşen dünyada global değerler giderek Türkiye'ye hakim oluyor... Serbest piyasa ve serbest düşünce ikilisiyle birlikte, ikinci cumhuriyetçilerin bir dönem savunup da tüm Türk halkı tarafından oybirliğiyle reddedilen tüm görüşleri bir bir hayata geçiyor. Artık kabul görüyor... Ve insan ister istemez soruyor:
'Türkiye artık ikinci cumhuriyetçi mi oluyor?'..."
Gene aynı gün, Ferai Tınç da Hürriyet'teki köşesinde aşağı yukarı aynı noktalara dikkat çekip şöyle demekteydi:
"Dün ek niyet mektubu gönderip, yarın yine mızıkçılık yapmayacağı garantisini tavırlarıyla göstermek zorunda bu hükümet.
Türkiye yeniden yapılanıyor. İster ikinci cumhuriyet deyin, ister yeni bir dönem.
Sadece dışarıdan gelen baskılarla değil, iç dinamikler de bu değişimi mecbur ediyor."
Türkiye'nin akıl dışı bir anlayışı siyasal iktidarda tutamayacağını görmesi açısından gerçekten de önemli adımlar atılmakta. Evrensel ekonomik yasalara karşı çıkmanın mümkün olmadığını krizleri yaşaya yaşaya öğreniyoruz.
Ancak, "ikinci cumhuriyet"in gerçekleşmesi için, "rejimin bürokratik yapısının değiştirilmesi, devletin ekonomik ağırlığının azaltılması, şeffaflaşması, vergi verenlerin vergilerinin nereye harcandığını denetleyecek hale gelmesi"nin yanısıra "rejimin ordu vesayetinden arındırılması" ve "tüm toplumsal tabakaların katılımıyla devlet çatısının üretken ve demokrat olarak yeniden çatılması" da gerekli.
Ahmet Altan ve Ali Bayramoğlu ile birlikte, askeriye tarafından ihbar edildikleri için haklarında "askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif etme" suçundan dava açılan üç yazardan biri olan Gülay Göktürk Türkiye'nin hukuksal konumunu şu sözlerle anlatıyordu:
"Ben artık siyasetçilere, Meclis'e, hattâ Cumhurbaşkanı'na istediğimiz gibi atıp tutarken, sıra Silahlı Kuvvetler'e geldiğinde 'gözünün üstünde kaşın var' demeye korkmamızdan bıktım, usandım.
Böyle domokrasi mi olur? Böyle hür basın mı olur?"
Türkiye, sadece ordunun eleştiri kabul etmediği bir ülke değil. Gerçek resmini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları ile biraz daha net gördüğümüz daha ürkütücü bir yer. 22 Ekim 1993 tarihinde Lice'de ağır silah ve bombalarla 230 işyeri ve 400 konutun tahrip edildiği, Manisa'lı gençlere işkence yapılmasının hiç bir şekilde sonuca bağlanmadığı, Silopi'deki kayıpların unutturulduğu; özetle, "silahlı bürokrasinin" hukuksal denetim dışında kaldığı bir ülke burası.
"Demokratik bir cumhuriyet", ekonominin olduğu kadar, hukukun da Türkiye'de tavizsiz uygulanması halinde ortaya çıkabilir. Ekonomi bacağında epey yol alınmakla beraber, hukuk bacağında derin bir topallık var hâlâ. Yazarların feryatlarından, haklarında açılan davaların her gün artmasından da belli değil mi?