Yüzde 30'luk bir komisyon alacağı için, karşısına gelen hastaları otomatik olarak en pahalı testlere doğru yönlendiren yozlaşmış bir hekimlikle; büyükçe bir apartman sakinlerinin, kapıcı aracılığıyla bakkaldan, kasaptan, manavdan aldırdıkları malları; olduğundan daha pahalı göstererek, kendisine günde 3-5 milyonluk bir avanta sağlamaya çalışan bir kapıcı açıkgözlüğü arasında ne fark vardır?
Birincisi istediği kadar okumuş; ikincisi de, bir ilkokuldan bile geçmemiş olsun; arada hiç bir fark yoktur. En üst düzeydekinden, en alt düzeydekine kadar, toplumdaki ortak bir inancın örnekleridir bunlar...
O, ortak inanç; pratik zekâ, yahut kurnazlık sayesinde, kestirme yoldan kazanç sağlamaktır.
Ormanları yakarak kendine tarla açmaya kalkan köylü; üst düzey bürokrat ve siyasetçilerle gizli anlaşmalara girişerek, devlet ihalelerini kazanan müteahhit; hesabı alabildiğine şişiren motor teknisyeni; müşterileri kazıklayıp duran lokantacı v.s...
Bir toplumda kurnazlık; en basitinden, en karmaşığına kadar, her türlü kazancın temel sustası sayılırsa...
O toplum; çürümüşlükle kokuşmuşluğun göbek taşında; ekonomik bir komaya girmez mi?
Yüzyıllardan beri Türkler, ne sahip oldukları coğrafi olanakları kullanabildiler, ne de tarihi olanakları...
Küçük Asya, üç yanı dört denizle çevrili koskocaman bir yarımada...
Dünya deniz ticaretindeki payımız yüzde 1'in altında...
10 milyon nüfuslu avuç içi kadar Yunanistan'ın payı ise yüzde 17-18...
Altmışbeş milyonluk Türkiye'de yelken sporuyla ilgilenen kaç kişi var biliyor musunuz?
1000 kişi...
54 milyon nüfuslu Fransa'da ise yelken sporuyla ilgilenenlerin sayısı 8 milyon kişi...
Ya kimsenin farkında bile olmadığı tarihi zenginlikler; örneğin Bizans...
Kendi kendine övünüp durmakla pek bir yerlere varılmadığı ortada.. Hele hele insan malzemesindeki kalite düşüklüğü de, güngünden daha çok çıkıyorsa ortaya...
Biten yüzyılı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalamış olmamıza karşın, yine de çok güzel şeyler olacaktır Türkiye'de...
Hem global bir saydamlık sarmalayacaktır Türkiye'yi; hem de global sermaye akmaya başlayacaktır buralara..
Gelişmiş ülkelerde ne mimarların yapabileceği fazla bir şey var; ne mühendislerin; hatta ne de yatırımcı büyük şirketlerin...
Türkiye ise, başta İstanbul; tüm mezraları, köyleri, kasabaları, ilçeleri, illeriyle tepeden tırnağa yeniden yapılanmaya muhtaç...
Gerek hukuk, gerek ekonomi açısından bir güvence ortamı yaratıldığında; dünyanın en gelişmiş kadroları buralarda iş yapmaya akacak...
Onlar-biz" ayrımının ötesinde, globalleşmeyle bütünleşmiş genç kuşaklar harika mucizeler yaşayacaklar...
Angutluktan kurtulamamış olanlar ise; eskilerde kalmış şarlatanlıklarla, hapazlamacı kurnazlıkların anılarını ballandıracaklar:
- Bizim zamanımızda, diyecekler; hastanın gözünü azıcık korkutup, kendisini en pahalı testlere doğru bir yönlendirdin mi; açıktan koyardın cebine yüzde 30 komisyonunu...
Bir başkası da:
- Bizim zamanımızda, diyecek; üç siyasetçiyle beş bürokratı tavladın mı; trilyonluk yapıların, yahut yolların ihalesini kapar; altına çekerdin özel uçağını...
Ve bir başkası da:
- Bizim zamanımızda, diyecek; vatan sevgisi, millet sevgisi vardı. İlkokul çocukları bile her sabah "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." andıyla başlarlardı derslere...
Ve dünyanın 22. Yüzyıl uygarlığını doğuran, en gelişmiş yörelerinden biri olacak Türkiye... Ne mutlu böylesi bir değişimle bütünleşerek o günleri yaşayacak olanlara...
Evet ama şimdi mi ne yapacağız? Vallahi onu ben de bilemiyor; kurnazlıklara yumulup, her şeyin içine etmiş, angutlarla dandiklere söverek içimi rahatlatıyorum.