Türkiye'nin sorunları karmaşık gibi görünür. Oysa Türkiye'nin bir tek sorunu vardır; o da saydamlık... Saydamlıktan yoksunluk, iki ölümcül tümörle sarmaladı toplumu:
1- Olduğundan fazla görünme şarlatanlığı...
2- Aklın tutarlılığı yerine, "yuttur-kaydır" kurnazlıklarıyla kestirmeden zengin olma yozlaşması...
Türkiye'nin gücü kendini arıtmaya ve tazelemeye yetebilir mi? Yetse, 20. Yüzyılı da köküne kadar ıskalayıp, rezalet bir fiyaskoyla "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altına düşmezdi.
Öyleyse ne olacak?
Küreselleşme süreci arıtacaktır Türkiye'yi... Mevcut bataklığın böylesi evrensel bir imbiklenmeden geçmesi de, en az 20 yıl daha alırmış gibi gelir bize..
İstanbul'un balık lokantaları müşteri kıtlığından kan ağlıyor. Nişantaşı'nın pahalı mağazaları ise kriz içinde... Bağdat Caddesi'nde de satılık daireler artmakta...
Taşra görgüsüzlerinin kurnazlığa dayalı sahte zenginlikleri, depreme uğruyor çünkü..
Türkiye'de kestirme zenginlik mekanizmasının; arazi yağması, kredi talanı ve ihale hapazlamacılığına dayandığını bilen bazı öfkeli dostlar; eski zenginlik gösterilerinin kuyruğunu titretmeye başladığını gördükçe:
- Beter olsunlar, diyorlar...
Ekonomi, kestirme zenginliklerin baş cellatıdır; çaktırmadan kendi giyotinine doğru sürükler onları...
Şayet Türkiye saydam bir ülke olsaydı...Örneğin son 70 yılda yağmalanmış, yahut siyasetçiler tarafından ihsan edilmiş topraklarla; Devlet Bankaları'ndan alınıp geri ödenmemiş kredilerin dökümleri açıklansaydı... Bir de, son 70 yılda silah alımlarına kaç milyar dolar ödendiğiyle, bu silahların miyadının ortalama kaç yılda dolduğu...
Acaba böyle bir saydamlık, toplumun tüm kesimlerinde, dünyanın imreneceği sağlıklı bir güven ortamı yaratmaz mıydı?
Ve böyle sağlıklı ve saydam bir güven ortamına, yılda en az 30 milyar doları aşkın, global sermaye yatırımları akmaz mıydı?
Türkiye gibi köylülüğü aşamamış ve insan malzemesinin kalitesi bir hayli düşük bir toplum; kendi iç bünyesinden yeterli bir sermaye birikimini sağlayabilir mi?
Böyle bir sorunun yanıtını, doğru dürüst verebilmek için, ekonomist olmaya gerek yoktur.
Köylülüğü aşamamış toplumlar, kendi iç bünyelerinden yeterli sermaye birikimini yapamazlar.
Yani elleri mahkumdur dış sermayeye...
Bunu engellediğin ve dış sermayenin çıkarlarını yılda 8 milyar doları aşkın silah alımlarıyla ödediğin zaman; çaresiz hem kalkınamaz, hem çürümüşlüğe sürüklenir, hem de çağ dışılığa çifte demir atarsın.
Bu çöküşü de, "biz-onlar" ayrımıyla, sözde arada bir yarış varmış gibi, sütrelemeye kalkarsın..
Bazı özel klinik hekimlerinin, hastalara "müşteri" gibi bakıp bakmadığı kuşkusundan söz açmıştım... Boston Üniversitesi'nde, Biomoleküler Mühendisliği Araştırma Merkezi'nden Alper Uzun, elektronik postayla şu açıklamayı gönderdi:
"Merhaba Sayın Altan
Bugünkü yazınızda sağlık sektörünü anlatmışsınız ve artık hastalara, bazı özel kliniklerde 'hasta' olarak değil, 'müşteri' olarak bakıldığını söylemiş bir dostunuz.
Bazı kliniklerde değil, pek çok yerde bu böyle, 'hasta, eşit müşteri'...
Bunu, bir müşteri olarak, ya da hasta yakını olarak değil; bu camianın içinde çalışmış biri olarak söylüyorum.
Ve işin kötü tarafı, piyasa hekimleriyle karşı karşıya kaldığınızda; pazarlık yaptığınız şey, kendi vücudunuz. Bu yüzden ne derlerse yapıyorsunuz. Piyasa hekimleri de, bunu fena halde kullanıyorlar. Amaç mümkün olduğunca para kazanmak...
Sevgi ve saygılarımla"
Medeni cesareti yüksek bir başka doktor dost da, yine elektronik postayla şu açıklamayı gönderdi: "...Türkiye'de Genel Sağlık Sigortası olmadığı için, maalesef tıbbın objektivitesi ortadan kalkmıştır ve doktorların en büyük gelir kaynağı, tıbbi tahlillerden alınan yüzdeler olmuştur. Benim branşımda (fizik tedavi) ayda ortalama 10 kadar 'laboratuvar halkla ilişkiler sorumlusu'; beni ziyaret etmekte ve gönderdiğim hasta başına, yüzde 30 kadar, yüzde vereceklerini; bana düzenli olarak hatırlatmaktadır.
Gerek kamu sektöründe ve gerekse özel sektörde yüzde alan doktor oranını, yüzde 90 olarak tahmin etmekteyim.
Saygılarımla"
Bizim doktor dost, adını sanını da açık açık yazmış ama, ben açıklamamayı daha uygun gördüm.
Türkiye hiç değilse tıp sektöründe daha saydam olmalı değil miydi?Belki TÜSİAD öncülük edebilir böyle bir değişime...
Her özel klinik, test fiyatlarıyla; her ay kaç hastaya baktığını ve ne kazandığını başlayabilir açıklamaya... Milletin de içi rahat eder.
Saydamlık, herkes için güvencedir; hastalar için de, doktorlar için de, balık lokantaları için de, müşteriler için de...