kapat
19.07.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.ciceknet.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

www.euronet-tr.com
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
ALİ BAYRAMOĞLU(abayramoglu@sabah.com.tr )

Ne yapmalı?

Enis Öksüz'ün istifasını çeşitli biçimlerde yorumlamak mümkün. Bu istifanın piyasaları tam olarak rahatlatacağını, programın siyaset tarafından "çarpılan ayakları"nı düzelteceğini ve hükümete yok olan güveni tesis edeceğini varsaymak ise zor.

Öksüz'ün hükümetten ayrılması ve liderler zirvesinden çıkan açıklamayla piyasalar bir ölçüde rahatlamış görünüyor. Ancak bu rahatlama izafi.

Bu da son derece doğal.

Zira Öksüz'ün direnç ve tavırları kendisinden, kişisel duruşundan çok MHP'nin genel politikalarından kaynaklanıyordu.

MHP'nin ana politikası; hükümetteki rol ve güç dengesini koruma çabası, popülist refleksini koruma gayreti, hepsinden önemlisi; daraltılmış bir milli egemenlik, "kuru bir milliyetçilik zihniyetiyle çelişen değişim projesi ile itişip kakışması" üzerine kurulu.

Başka bir deyişle, ana sorun, MHP'nin içerik ve yöntem olarak benimsemediği bir değişimi hükümet üyesi sıfatıyla taşımak zorunda kalması, daha doğrusu taşır gibi yapması, hem sahiplenip hem de içeriden direnç göstermesiyle ilgilidir.

Benzer eğilimlerin aynı nedenlerle; özellikle rol dağılımı ve popülizm gibi faktörlerle ANAP'ın bazı bakanlarına hakim olduğunu, Yalova'nın istifasının bu durumun doğrudan sonucu olarak ortaya çıktığını da unutmamak gerekir. Ecevit'in siyasi iktidarsızlığı da bunlara eklenirse, ortaya bilinen ürkütücü tablo çıkmaktadır.

Türkiye'nin bu partiler ortaklığına, bu partilerin de hükümete ve ekonomik programa "mahkum olmaları"nın, buna karşılık ülkenin bu hükümetle, hükümetin de kendi ekonomik programıyla "kavga etmeleri"nin, yani "budanmış bir demokrasi"nin sonucudur, bu tablo.

Bu nedenle, daha öncekilerde olduğu gibi, Öksüz meselesinde de bakan operasyonlarının ancak "çok kısa vade için sonuç verecek küçük tamiratlar"ı ifade ettiğini görmek gerekir. Kaldı ki, bu operasyonlar aslında sorunun ne denli derin olduğuna işaret etmektedir.

Nitekim bu durum piyasa aktörleri ve yabancı yatırımcı ya da finans aktörleri tarafından "tam isabetle" algılanıyor. Örneğin ülkeden para çıkışı, yani bankaların dolara yönelmesi, kendileri açısından rasyonel bir davranış olarak karşımızda.

Bu koşullarda ülkenin en büyük meselesinin, ekonomik krizin en boğucu noktasında "siyasi iktidarı yenilemekte yaşadığı acizlik" olduğunu görmek gerekir. En radikal çare olan erken seçimin bile ekonomik göstergeler açısından ciddi bir tehlike taşıdığı aşikâr.

Peki ne yapılmalı? Yitirilen güven nasıl tesis edilmeli?

Güvenin tesis etmenin yolu gerçekçi bir "siyasi konsensüs", ardından yine gerçekçi bir "toplumsal konsensüs" ise, önce bunu sağlamanın yollarını araştırmak gerekiyor.

Bu ise "siyasetin ve demokratik prosedürlerin hayati önemi"ni ortaya koyar.

Evet, ne yapmalı?

Bir kere; yaşanan krizin bir çırpıda çözülemeyeceğini; ülkenin, 50 yıllık büyüme stratejisinin bedelini ödediğini, ciddi bir küçülme krizini yaşadığını kabul etmek gerekli.

Ardından; eylül ayından itibaren, parlamento içinde hükümeti güçlendirecek, bu programı tam olarak sahiplenecek yeni bir arayışın kapısını açık bırakmak gerekli. ANAP kongresinin ardından ve yeni oluşumların kurulmalarıyla birlikte bu konuda "doğal bir değişim ve meşruiyet zemini"nin oluşması zaten kaçınılmaz olacaktır.

Bu koşul yerine geldikten sonra muhtemel bir erken seçim telaffuz edilmeli.

Türkiye'nin siyasi güveni sağlamak için bu üç aşamalı geçişten başka yolu yoktur.


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır