kapat
19.07.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

banner
Dünyadan
Spor

www.ciceknet.com
Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

www.euronet-tr.com
Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

 
GÜLAY GÖKTÜRK(gokturk@turk.net )

Ben mi yargılanmalıydım?

Geçtiğimiz şubat ayının 8'inde bir yazı yazdım. HADEP Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış ve İlçe yöneticisi Ebubekir Deniz tam on dört gün önce kaybolmuşlardı.

Son girdikleri kapı, Silopi Jandarma Komutanlığı'nın kapısı olmuştu. Göz göre göre girmişlerdi. Onları o kapıya kadar getiren şoförün, kapıdan içeri girerken el salladıkları karşı kaldırımdaki arkadaşlarının gözleri önünde girmişlerdi. 25 Ocak günü saat 14'te o kapıdan girmişlerdi ve bir daha onları gören olmamıştı. Saat 15'te cep telefonları artık açılmıyordu.

Beş gün boyunca "Bize hiç gelmediler, gözaltına alınmadılar" diyen jandarma, altıncı gün ağız değiştirmiş. "Geldiler, aynı gün gittiler" demeye başlamıştı. Ve olayı takip eden on dört gün boyunca hiçbir yetkili çıkıp da bu çelişkiyi açıklamamıştı. Jandarma Komutanlığı ziyaretçi defterindeki giriş-çıkış kayıtlarının ancak altıncı günde keşfedilişini kimse izah edememişti.

Yazımda yer alan bütün bu bilgiler, o günün gazetelerinde çarşaf çarşaf yer almıştı.

Bu olay üzerinden yedi ay geçti. Yedi aydır Serdar Tanış'tan ve Ebubekir Deniz'den hiçbir haber alınmadı. Aileleri, çocuklarının ne dirilerine, ne de ölülerine kavuşabildi.

Jandarma Komutanlığı, neden önce "bize gelmediler" deyip de altı gün sonra "geldiler ama aynı gün gittiler" dediğini hâlâ açıklamadı.

İçişleri Bakanlığı'nca görevlendirilen müfettişler bölgeye gidip ailelerle, tanıklarla, Jandarma Komutanıyla görüştüler ama şu ana kadar müfettiş raporlarıyla ilgili en ufak bir açıklama yapılmadı.

Özetle, aradan geçen yedi ayda, faillerin bulunması yönünde hiçbir adım atılmadı.

Sadece birşey yapıldı: Bana ve olayı yazan diğer gazeteci arkadaşlarıma dava açıldı. Bizim bu yazılarımızla askeri kuvvetleri "tahkir ve tezyif" ettiğimiz ileri sürülerek Türk Ceza Kanunu'nun 159. Maddesi'nden yargılanmamız istendi.

Bir hukuk devletinde güpegündüz ortadan kaybolan iki insanın başına ne geldiğini bulup çıkarmak için harekete geçmesi gereken devlet, olayın faillerinin peşine düşeceğine bizim peşimize düştü.

Şimdi ben buna isyan etmeyeyim de ne yapayım?

Çok iyi biliyorum ki, eğer bu yazıda kaybolan o iki kişinin son gittiği yer filanca parti ya da falanca kurum diye yazsaydık, herşey çok farklı olacaktı. Bu olaydan dolayı biz değil, o partinin ya da kurumun yöneticileri soruşturmaya uğrayacaktı ve biz onların kendilerini nasıl savunduklarını bilecektik.

Ama söz konusu olan ordu olunca akan sular duruyor. Bütün sorular bir sessizlik duvarına toslayıp geri dönüyor. Bu da yetmiyormuş gibi, soru soran mahkemeyi boyluyor.

Devletin kurumlarından biri, böyle kalın bir dokunulmazlık zırhıyla korunursa, hukuk devleti dediğimiz şey bir aldatmacadan öte geçebilir mi?

Ben artık, siyasetçilere, Meclis'e, hatta Cumhurbaşkanı'na istediğimiz gibi atıp tutarken, sıra Silahlı Kuvvetler'e geldiğinde, "gözünün üstünde kaşın var" demeye korkmamızdan bıktım, usandım.

Böyle demokrasi olur mu? Böyle hür basın olur mu?

***
Ne suç işlemişim diye anlamak için sözlüğü açıp baktım:

Tahkir: Hakaret etme, şeref ve haysiyeti düşürme

Tezyif: Küçük düşürme...

Ben bu suçlamayı tümüyle reddediyorum. Ve iddia ediyorum ki, bu suçu ben değil, 25 Ocak günü Silopi Jandarma Karakolu'nda olup bitenlerin aydınlanması için gayret sarfetmeyenler işliyor. Çünkü bir kurum olarak ordunun şeref ve haysiyetini korumanın yolu, soru işaretlerinin üstünü kapatmaktan değil, aydınlatmaktan geçiyor.


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır