  
Hasret bastı!
Canım sıkılıyor. Biraz uyumak istiyorum. Ama gözlerim açık, soluk soluğa, heyecan içinde uyumak!
Ve gerçekten bile daha gerçek rüyalar görmek istiyorum...
Futbol istiyorum, futbolu, futbolun heyecanını istiyorum artık.
Hani geçenlerde Kanat Atkaya yazdı ya; "Yeter artık bu zulüm, lig başlasın!" diye, aynen öyle!..
Başkaları yemyeşil çayırlar düşleyebilir, ben de sevgili Kanat gibi yeşil çimleri ve kale direklerini düşleyip özlüyorum.
Bazen herkes gibi gözlerimi ekonomi kanallarından birinin ekranına çevirdiğimde mavi zeminde yeşil, kenardan akan döviz kurlarını ve borsa rakamlarını da maç istatistikleri gibi algıladığımı farkediyor, kendime gülüyorum; o da ayrı!
***
Kim karşıma çıkıp "Yahu futbol dediğiniz kitlelerin afyonudur!" dese, böyle sınırları geniş tutulmuş ve kaba sosyal tahlillerin, gerçeğin bir bölümünü aktarsa bile her şeyi anlamamıza yardımcı olmayacağını, üşenmeyip uzun uzun anlatırdım.
Epeydir bu çabayı göstermiyorum.
Çünkü uyanıklığın bu kadar acıttığı bizimki gibi ülkelerde futbolun tatlı uykusuna duyduğumuz hasreti hiç yabana atamıyorum...
Geçenlerde FHM dergisinin yayın yönetmeni Mansur'la oturmuş çay içiyoruz.
Demez mi; "Abi, şu maçlar başlasın da artık, narkozumuzu alalım! Yoksa kaçmak gerekecek bu ülkeden!"
Haydaaa!
***
Klavyemin başına çökmüş bir şeyler yazmaya çalışıyorum.
İçeri Mehmet Şenol girdi.
Önüme küçük bir dergi bıraktı, gitti.
Üzerinde küçücük harflerle "Endüstriyel futbola karşı tribün kültürü dergisi" yazıyor. Ve derginin adı da kocaman harflerle yandan akıyor: Tribün...
Tam da beş yıldır gittiğim basın tribününün serinkanlılığına bir güzel uyum sağlamış, ama bir yandan da "bazı maçları yine taraftar arasından seyretmeye başlasam mı?" kurdu içime ciddi biçimde düşmüşken bu yapılır mıydı?
Tribün güzel dergi, "kral" dergi...
"Evi stadın yakınında tutalım sevgilim! Kendimi daha iyi hissederim!" diyenlerin dergisi bir anlamda da...
Okura "merhaba" diyen ve neden çıktıklarını anlatan yazının bir bölümünde şunları yazmış Tribün'cüler:
"Kendinizi hayatınız boyunca kaç kez dünyanın merkezinde hissedersiniz? Kaç kere tarifsiz mutluluk duyarsınız, kaç kere adrenalin salgınız deli gibi çalışır? Kaç kere tarifsiz üzüntü çekersiniz? Bir? Beş? On?.. Aşık olduğunuzda? Evlendiğinizde? Çocuğunuz olduğunda?..
İşte biz her hafta, her sezon, her yıl, ölene kadar bu duyguları tadıyoruz. Çünkü her zaman, bir sonraki sezon vardır. Eğer kupayı mayıs ayında kaybedersek, bir sonraki şubat ayında, örneğin 4. tur maçımız vardır. Yaşadığımız dünya böyle değil, biliyoruz. Mayısta bitmiyor ve ağustosta yeniden başlamıyor."
Öteki gündem
Wimbledon'da Rafter'la Ivaneseviç finalinin ülkemizde sanılandan daha büyük bir ilgiyle izlediklerini yazmış; gençlerin kendi gündemlerini kendilerinin oluşturduğunu ve bunu medyanın gözden kaçırdığını vurgulamıştım geçen gün...
Ankara'dan Özgür Karacan adlı okurum ise gönderdiği mektupta bir başka yöne dikkat çekiyordu:
"Gecekondu ağırlıklı, orta-alt sosyoekonomik düzeydeki insanların yaşadığı Mamak semtindeki belediyenin yaptırdığı koşu parkuruna gittim geçen gün ve şaşırdım. Orta yaşlı, kilolu teyze ve amcalardan tutun gençlere kadar bir dolu insan parkurdaydı. Kimi yürüyordu, kimi koşuyordu. Kimi eşofmanlıydı, kimi başörtülüydü. Şimdi bunu ekonomik parametrelerle açıklamak pek mümkün değil herhalde... İnsanlar, sanırım hayatta kalma içgüdüleriyle bütün olumsuzluklara başkaldırıyorlar!"
|