  
Son elma şekeri: Yenilikçiler (2)
Yazının dün yayımlanan birinci kısmında; Fazilet Partisi'nin "Yenilikçiler"i eski yüzleriyle yeni parti kurma çalışmalarına devam ediyorlar. Refah Partisi döneminde "Adil düzeni" bize anlatanlar şimdi "Müslüman Sol" kimliğiyle ortaya çıkacaklarını, demokrasi ve laikliğe inandıklarını söylerken bir yandan da kendilerine özgü farklı bir laiklik anlayışı içinde olacaklarını vurguluyorlar.. Türkiye bir kez daha, yine bir bunalım anında eline tutuşturulan yeni bir elma şekerine kanmadan önce duyduklarını iyi değerlendirmeli demiştim. Yazı şöyle bitmişti; "Bizim laiklik anlayışımıza göre herkes inancını serbestçe ortaya koyacak" cümlesi bir diğer soru işareti. Laikliğin tanımı zaten insanların inancını özgürce yaşaması anlamına geliyor. Ama bu da, benim inancım karaçarşaf giymeyi gerektiriyor diyenin Meclis'e, okula devlet dairesine bu kıyafetle girebilmesi demek değil. Böyle olsaydı, inancı gereği kafasını kazıtarak arkada uzun bir örgü bırakan, yerlere kadar beyaz elbiseler giyen (Budist rahibelere tapan) Hare Krişna'lar da bu kıyafetleriyle İngiliz, Amerikan Parlamentolarında yerlerini alırlardı." Devam ediyoruz..
"Türban, başörtüsü bireysel özgürlüğe girer" diyorlar. Bir kere Türk kadınının ezeldenberi saçlarını örtmek için çene altından bağladığı başörtüsü ile, Refah Partisiyle ortaya çıkan ve siyasi simge haline getirilen sıkma baş türbanın aynı şey olmadığını vurgulamak lâzım. Farklı ama yine de isteyen istediği şekilde kullanabiliyor. Devlet daireleri ve okullar dışında.. Ama bu "bireysel özgürlük" lâfı ayrı tartışmanın "Yenilikçi" veya "Yeni", her neyse bu parti döneminde devam edeceğini gösteriyor. Kısacası değişen birşey yok.
"Kadınların siyasette önlerini açacağız.." Bunun nasıl olacağını da çok merak ediyorum. Çünkü.. hatırlatayım; Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanı olduktan sonra onunla iki röportaj yaptım. Birincisi başkan seçildikten hemen, diğeri 5-6 ay kadar sonra..
Birincide Belediye Binası'nda başı açık kadın memurlar dolaşıyor, odalara girip çıkıyorlardı. Duvarlarda Atatürk portreleri vardı. İkincide modern giyimli kadınlar, Atatürk resimleriyle birlikte ortadan kaybolmuştu. Sadece bir odada oturan türbanlı kadınlar görünüyordu. Ramazan'da Belediye restoranının kapatılması da Tayyip Erdoğan döneminde gerçekleşmişti. Ali Müfit Gürtuna kendi başkanlığı döneminde bu uygulamaya son verdi.
Tayyip Erdoğan, kendisiyle Refah Partisi İl Başkanı olduğu dönemde yaptığım bir röportajında sorduğum "İstediğiniz düzen gelirse kadınlar yine çalışmakta ve giyimde özgür olabilecekler mi?" sorusuna da kesin bir "Hayır" cevabı verdikten sonra eklemişti;
"Onlar bizim baştacımız, hiç çalıştırır mıyız?. Evde oturacaklar. Ve tabii sizin gibi pantalon da giyemeyecekler."
Bu cevaptan o kadar etkilenmişim ki harfiyen zihnime kazınmış. Daha sonra Necmettin Erbakan da benzer sözleri basına tekrarlamış, kadınların görevi evde oturup bol, bol çocuk doğurmak demişti. Yani o kafalar, bırakın yeniliği, Türkiye'yi çağın gerisine çekme çabası içindeydi. Onun için ben, "Yenilikçiler"in, "Müslüman Sol" kimliği benimseyenlerin yeniliklerini Adil Düzen söyleminden bu yana düşüncelerinde ne değişiklik olduğunu bize çok daha açık bir şekilde anlatmaları gerektiğine inanıyorum.
Böyle üstü kapalı, basmakalıp sözlerle insanları yenilikçiliğe inandırmak ve "sağın en güçlü partisi biz oluruz" demekle olmuyor.
Sağın en güçlü partisi olduklarında, Türkiye'de ne gibi yenilikler olacağını anlatmaları da şart!
İstedikleri düzenin İran'da yürümediğini gördükten sonra fikir değiştirdilerse bunu da açık açık anlatmalılar.
Güya kongre!
ANAP'lı il başkanları yaklaşan kongrede, genel başkanlık için Mesut Yılmaz'ı desteklemeye karar verdiklerini açıklamışlar.
Gerek yoktu, biz zaten yeniden onun genel başkan seçileceğini biliyoruz. Türkiye'ye özgü demokrasimizde siyasi partilerde (parti tümüyle kapanmadığı sürece) yeni bir genel başkan seçilmesini bir yana bırakın, ortaya aday olarak çıkmak bile cesaret ister. Son olarak Demokratik Sol Parti kongresinde Milletvekili Sema Pişkinsüt'e yapılanları gördük. Parti öyle demokratik, öyle demokratikti ki Sema Hanım dayaktan, oğlunun kendi payına düşecek dayak miktarını da üstlenmesiyle kurtuldu.
Artık gayet net olarak anlaşıldı ki Türkiye'de genel başkanlar ancak yaşamları sona erdiğinde bırakacaklar başkanlığı.. O zaman da ya karılarına, ya manevi oğullarına.. Partiler Kanunu ve Seçim Yasası da bu nedenle, bütün çektiklerimize rağmen halâ hiçbir parti genel başkanı tarafından gündeme getirilmiyor.
ANAP'ın yeni Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ı şimdiden kutlayabiliriz!
2001 yılının olayı
Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un yönetmelik değişikliği yaparak Sağlık Meslek Liseleri'ndeki öğrencilere "bekâret zorunluluğu" getirmesi bence yalnız Türkiye'de değil, dünyada 2001 yılının olayı ve hatta buluşu olarak kabul edilmeli.. Bu kabul edildikten sonra da Bakan dünya TV'lerinde bu uygulamayı nasıl gerçekleştireceklerini anlatmalı.
"Öğrenciler" toptan söz konusu olduklarına göre kız, ya da erkek hakkında ihbar olan öğrencinin okuldan alınıp hastaneye mi götürüleceğini ve bu kontrolün nasıl yapılacağını herkes "bilim adamı"nın ağzından, en bilimsel, 2001 yılına en yakışır şekliyle dinlemeli..
Türkiye'nin nelerle uğraştığını cümle âlem görmeli.. Ve bizi alkışlamalı.
Aslında Türkiye'de bekâret kontrolünden çok önce 'sağlık kontrolü' yapılmalı. Bu kontrol "ruh sağlığı" ile başlamalı ve hükümet üyeleri de öncülük yapmalı.
Onlar psikolojik testi geçebilirlerse bütün ülke arkalarından gider.
Geçebilirlerse tabii!
(Not: Bu uygulama da öğrencileri çıldırtmaya yeterli olmazsa gençlerin adlarını -bitkiler gibi- değiştirmeyi de deneyebilirler..)
|