Yedi sekiz ay öncesine kadar değişim ve demokrasi dilimizden düşmüyordu; siyasetin, rejimin normalleştiğini varsayıyor; basın ve siyaset olarak, demokratikleşme konusunda "yapıldı-yapılacak" gibi duran birkaç reformla bir devirden diğerine atlamaya hazır bir Türkiye imajını pek seviyorduk...
Ne var ki, bu imajda değişim adı verilen "şey"in değişim politikalarından çok, değişimi dizginleme; sınırlama, mevcut siyasi ve ekonomik yapıyı yeni girdilerle yeniden üretme çabası olduğunu görmek istemiyorduk.
Üstelik ortada siyasetin sterilleştirilmesi ve daraltılması sürecinin kesifleşmesinden; karar mekanizmalarının biraz daha devletleştirilmesinden, Kürt meselesi başta olmak üzere toplumsal sorunların boğulmasından, ekonomiye hakim oligopol yapının pekiştirilmesinden başka bir şey yoktu.
Ardından şapka düştü, kel göründü. Ekonomik kriz hayalleri yıktı, tatlı uykuyu bozdu. Sorular, tartışmalar yön değiştirdi. Tozpembe tablo çizenler, şimdilerde felâket haberleri veriyor. Ve değişim artık kendiliğinden bir gidiş olarak değil, yarı imkânsız bir zorunluluk olarak görülüyor.
İmkânsızlığın faturası başkalarına, özellikle dışarıya çıkarılıyor ve milliyetçi dalga hiç görülmedik bir şekilde azıyor. Milliyetçilik azdıkça, devlete endeksli siyasi algı da büyüyor ve hemen her kesimde değişim talebinden şu ya da bu şekilde çark edilmeye başlanıyor.
Bugün bırakın yeni tartışmaları; yeni demokrasi anlayışının gereklerini dillendirmeyi, değişen dünya, bölge ve ülkenin dinamiklerinden yola çıkıp tahliller yapmayı; tespitler bile "sakıncalı" görülmeye başlandı.
Siyasi tavırlar, ancak siyasi partilerle bağ kurmadan, onların oluşturduğu alan dışında alınıyorsa "meşru" kabul ediliyor, iletişim kabiliyetine sahip oluyor. Referanssız, dağınık, sorumsuz, farklıyı dışlayan, içine kapalı, samimi olmayan, hatta sinik bir itiraz hali egemen ülkeye. Aslında bu, farklı bir açıdan bakınca, Türkiye'de kurumlardan aydınlara, "kendine mahsus olanın" iyice kaybedilişini ifade ediyor. İç referansları olmayan bir düşünce ve tavır iklimi koyulaşıyor. Sistemin oluşturduğu atmosferden rahatsızlık duysa da, onun araçları, argümanlarıyla hareketlenen garip "zihinler" yeniden ürüyor. Yeni siyaset üretmek adına, siyasetin katline el veriliyor.
Bu tuhaf toplumsal sahnede; "okuma yazması" olmayan, bilgiyi dışlayan, kurnazlığı yücelten, derinlik, perspektif, çokyönlü refleks, özgünlük duygularından tamamen muaf olan, popüler melodiler dışında her türlü soyutlamayı aşağılayan; sıradanı, giysiyi, iç mekânları, yiyecekleri, hepsinden önemlisi imajları tüketmekten başka özellik taşımayan Türk "burjuvası"nın, münevver "replik"i de iyice görünür hale geldi...
Doğaldır; düşünce ve tavır, biçimlerden önce, özlere refere olursa; haksız darbelerden, aleni saldırılardan çok, mağdurların kimliklerini, eylemlerini, niyetlerini, geçmişlerini temel alırsa; "insan onuru"nun, "varlık ve farklılık hakkı"nın, "adalet ve şeffaflığın" ayaklar altına serilmesi, gücünü aydından alan bir toplumsal meşruiyet kazanır...
Bu durum, içine düştüğümüz "depolitizasyon" kuyusunun görünümlerinden biri şüphesiz. Ama daha da öte, depolitizasyonun toplum, aydın, gazeteci, öğrenci, sanatçı eliyle üretilmesinin ta kendisi; temsil krizinin derinleşmesine, "bağımsız" düşüncenin, aydının, "sivil toplum" örgütlerinin katkısı...
Bugünlerde çeşitlenerek, meşruiyet kazanarak, kağıt üzerınde "sofistike" bir görünüme kavuşarak üreyen, bizlerin kolektif tasavvurundan başka nedir?