'Türkiye iyi yönetilmiyor'
Türkiye iyi yönetilmiyor" Şu günlerde en çok kullanılan cümle bu... Çok kesin bir yargı içermesine, somut bir hedef ortaya koyar gibi görünmesine rağmen, aslında hiçbir işe yaramayan bir cümle...
"Türkiye'nin iyi yönetilmediği" noktasında konsensüs sağlamak hiç ama hiçbirşey ifade etmiyor ne yazık ki... Derviş'in programına ve Hükümete "sol"dan muhalefet yapan IMF karşıtları da "Türkiye iyi yönetilmiyor" diyor, Fazilet'ten kopan Yeni Oluşumcular da... "Türkiye iyi yönetilmiyor" diyenlerin bir kısmı, hükümeti IMF'in her dediğine "evet" dediği için ihanet içinde görüyor; bir kısmı ise kararlı bir şekilde "evet" demediği için eleştiriyor. Bir kısmı globalleşmeye karşı çıkıyor, bir kısmı globalleşemediğimiz için şikâyet ediyor.
Türkiye'nin iyi yönetilmediğini söyleyip siyasetçilere atıp tutan halkımız ise çoğu zaman "iyi yönetim" deyince, dışardan alınan borçların dar gelirliler arasında paylaştırılmasını anlıyor. Paralar gelip de hâlâ avucuna beş kuruş koyan olmayınca, o da aynı koroya katılıyor: "Türkiye iyi yönetilmiyor" Baksanıza, Demirel bile -Türkiye'yi bu hale getiren kötü yönetim döneminin simgesi olan Demirel bile- çıkmış ortaya, Türkiye'nin iyi yönetilmediğinden söz ediyor, ülkeyi seçim paklar diyor.
Evet, inanılması zor ama gerçek: Emeklilik yaşını 38'e indirip SSK'yı çökertmesiyle ünlü, "başkası ne veriyorsa beş fazlasını veririm" sözüyle popülist siyaset literatürüne geçmiş bir siyasetçi bile hiç çekinmeden kalkıp "Türkiye'nin iyi yönetilmediğinden" şikâyet edebiliyor.
Birisi "Türkiye iyi yönetilemiyor" dediğinde, iki soru sorulabilir: Ya "Peki kim yönetsin" denebilir; ya da "Peki nasıl yönetilsin?.."
Ne yazık ki bugün "Türkiye iyi yönetilemiyor" diyenlerin ilgilendikleri soru, hep birinci soru... Yani "kimin yöneteceği" konusu...
Tartışma bir türlü "nasıl yönetileceği" noktasına gelemediği için de saflar bir türlü ayrışamıyor. "Kriz aslında ekonomik değil, siyasi krizdir" diyen cephenin kendi aralarındaki derin fikir ayrılıkları da ortaya çıkamıyor.
Bu arada hemen belirtelim ki, "çözüm üretimi arttırmaktır, reel ekonomiyi güçlendirmektir" gibi güzel sözler söyleyenler de, ne kadar "köklü" ve "alternatif" bir program ortaya koymuş görünürlerse görünsünler, aslında hiçbir şey söylememiş oluyorlar.
Çünkü zaten, sorun da burada yatıyor. Devletin içine düştüğü borç krizi yüzünden ne özel sektöre ne de devlete yatırım yapacak kaynak kalıyor. Üretimi ve istihdamı arttırıcı adımları atabilmek için, herşeyden önce, iyi-kötü "dönebilir" hale gelmek; konsolidasyon, moratoryum, hiperenflasyon gibi tehlikelerden uzaklaşabilmek; faizleri biraz olsun düşürüp ekonominin temel dengelerini iyi-kötü kurabilmek gerekiyor.
Dolayısıyla, bugünkü koşullarımızda "iyi yönetilmek" derken kastettiğimiz şey, ekonominin geçmekte olduğu Sırat Köprüsünden düşmeden geçebilmesi için, önümüzde duran acı reçetenin en kararlı ve hızlı şekilde uygulanması oluyor. Bu zor görevi ya seçilmişler yapacak... Ya da seçilmemişler... İşte "ara rejim hükümeti" tartışmaları da buradan çıkıyor.
Bugün öyle bir noktadayız ki, eğer seçilmişler, kendi seçmenlerine bu acı ilaçları içmenin uzun vadeli çıkarları için şart olduğunu anlatamazlarsa, anlatmaya cesaret edemezlerse ve onlarla karşı karşıya gelme korkusuyla, "bir adım ileri-iki adım geri" atıp dururlarsa; sırtında yumurta küfesi olmayan birileri gelecek ve kimsenin gözünün yaşına bakmadan acı ilacı içirecek. Tabii, gelmişken yedekte tuttuğu başka ilaçları da... Böylece tarih bir kez daha tekerrür edecek... Bu halkın kendi kendini yönetmeye muktedir olmadığını; birilerinin hep onun adına neyin iyi ve doğru olduğuna karar vermesi gerektiğini düşünenler bir kez daha haklı çıkacak.