  
Şampiyonluğu kim bu kadar istemişti ki..
Yazık.. Gerçekten çok yazık.. Pazartesi günü öğleden sonra milyonlar, TRT'nin başında olmalı, milyonlar bu müthiş finali izlemeliydi..
Bu final sporun güzelliğiydi çünkü.. Görkemiydi.. Efsanesiydi.
Müthiş bir maçtı.. O değil.. Daha ne müthiş spor müsabakaları izledik biz..
Ekran başında, bir insanın kazanma aşkının, nasıl bir kazanma azmine dönüştüğünü yaşadık..
Televizyonda izlemek, canlı izlemekten güzel bazan.. Kamera gözlerinin içine kadar giriyor sporcunun.. O zaman, o gözlerde okuyorsunuz, sahibinin kazanmayı ne kadar istediğini..
Hele bir de işin geçmişini biliyorsanız?..
Hele bir de o maçın o adam için ifade ettiği anlamı biliyorsanız?..
Wimbledon uğruna, şeytanla anlaşma yapan Dr. Faust olmayı bile göze almıştı, Goran İvaniseviç.. "Wimbledon'u kazanayım, ondan sonra bir daha rakete el süremiyeyim, razıyım" diyordu.
Maç sayısı atarken, gözlerinin içini gördüm Goran'ın.. Ağlıyordu.. Heyecandan ağlıyordu..
Belli, gönlü, ruhu, yıllardır beklediği o anı kaldırmıyordu..
Dünyanın en iyi servis atan adamıydı. O turnuvada Wimbledon'un kendisine ait olan ace, servisten doğrudan sayı atma rekorunu, 206'dan 213'e çıkarmıştı.. O final maçında tam 26 ace atmıştı..
İşte bu müthiş servisçi, çift faul yapıyordu, hayatının maç sayısında..
Sonra bir daha maç sayısı atma şansı yakalıyor, bir daha çift faul yapıyordu..
O maçı ordan kaybetse, o çift faulleri hayatı boyu unutmazdı herhalde.. Üçüncü maç sayısında Rafter olağanüstü bir dönüş yapıyor, ama az sonra Goran dördüncü maç sayısını atıyordu..
İlk servisi gene dışarı gidiyordu.. Bir çift faul daha mı yapacaktı şimdi?..
Ekranda gözleri görünüyordu gene.. Kendi kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.. Ertesi gün gazetelerden okudum, şöyle mırıldanıyormuş, meğer..
"Bak oğlum.. Bu dördüncü maç sayısı atışın.. Bu ikinci servisi hatasız at. Sahanın neresine gittiği önemli değil. İçeri düşsün sadece.. Belki o hata yapar.."
Ve yaptı.. Rafter hata yaptı, topu fileye taktı..
"Topun nete takıldığını gördüğümde, gözlerime inanamadım" dedi, sonra.. Kendisini gözyaşları içinde yere atarken..
Hüngür hüngür ağlıyordu.. Sevinçten değil bence.. Tam 11 yıldan beri biriken, gerilen, zemberek gibi olan sinirleri nihayet boşaldığından..
"İnanamıyorum.. Nihayet kazandığıma inanamıyorum" diyordu.. "Biri beni dürtecek.. 'Uyan rüya görüyorsun' diyecek diye ödüm patlıyor."
Böyle inanılması güç bir spor efsanesiydi o maç işte..
Ne olurdu, o pazartesi sabahı bütün gazeteler, palavra, on para etmez transfer haberlerine manşetlerine ayırırken, bir damla, bir damlacık "Spor"u hatırlasalar, iki satır yazsalardı..
"Bugün Wimbledon'da dev bir final var. Kaçmaz.. TRT naklen yayınlıyor, mutlak izleyin" diye..
Hayır hiçbiri yazmadılar.. Yazamadılar..
Türk yayıncılık tarihinin en güzel, en heyecanlı, en dramatik final maçı seyircilere duyurulamadı..
Kimse, hiç kimse çıkıp bana "Biz spor gazetesi, spor sayfası yapıyoruz" demesin sakın..
Hiç kimse çıkıp "Biz Olimpiyata talibiz. Yapmak hakkımız" gibi garip laflar da etmesin..
Bu muhteşem spor olayının farkında olmayan bir medya, bu muhteşem spor olayını izlemeyen insanlarımızla, biz ancak "Hülle" edebiyatı yaparız..
***
Goran İvaniseviç'i bana tanıtan Sinyor olmuştu.. Can Bartu..
1990 Dünya Kupası için İtalya'dayız.. Sinyor maç olmadı mı, birlikte kaldığımız kiralık evden çıkmıyor. Bin tane kahve.. On bin tane kısa Marlboro ile televizyon başında.. Wimbledon'u izliyor..
Ben basın merkezine koşuyorum.. Günlük gelişmeleri izleyip, haberler yorumlar hazırlıyorum. Evde pek kalabildiğim yok..
Birgün kapıdan çıkarken Sinyor bağırdı:
"Gel de şu çocuğu izle biraz.. Oğlan harika servisler atıyor yahu.."
Gittim.. Tenis kültürüm bayağı iyidir.. Buna rağmen Goran İvaniseviç adını pek duymamışım, o güne dek..
Gerçekten inanılması güç servisler atıyor, bu genç Yugoslav.. O zaman öyle.. Sonra Hırvat oldu..
Ekranın başında kalakaldım, maç bitene kadar..
Tenisi pek iyi değil, ama servisleri korkunç..
"Tenisi de biraz öğrenirse" dedi, Sinyor..
Genç Yugoslav iki sene sonra, dünyanın en büyük tenis turnuvası Wimbledon'un finalindeydi.. Ama servisleri onu Azeri asıllı Amerikalı Andre Agassi'den kurtarmaya yetmedi..
Dünya listelerinde hızla yükseldi.. İlk ona girdi..
1994'te bir kez daha Wimbledon finalinde idi.. Bu defa karşısında Rum asıllı bir Amerikalı, Pete Sampras vardı.. Gene kaybetti, İvaniseviç.. 1998'de "Allahın emri üç" olmuştu.. Gene Sampras ve gene kaybetti..
Üç defa Wimbledon finali oynayacak kadar büyük tenisçi, Wimbledon'u geçin, öteki Grand Slam turnuvalarından da (Avustralya, Fransa ve Amerika) hiç birini kazanamadı, bu süre içinde..
Sonra iniş başladı.. Önce büyük turnuvalarda seri başı olmaz oldu, sonra listelerden düştü, sonra da büyük turnuvalara giremez, çağrılmaz hale geldi..
2001 Wimbledon'una da katılmayı hakkedecek puanı yoktu aslında. Ama All England Tenis ve Kriket Kulübü, üç defa final oynamış Goran'a bir jest yaptı. Kural dışı davet haklarından birini onun için kullandı.. "Gelsin, hiç değilse bir tur oynasın" diye.. Ve bir tur oynasın diye çağrılan adam, Wimbledon'da tarih yazdı.. İlk defa açıktan çağrılan biri turnuvayı kazandı..
İvaniseviç, Şampiyon olduktan sonra "Dilerim beni davet eden İngilizler pişman olmamışlardır" dedi..
Şampiyonluğa giden yolda, İngilizlerin iki büyük ümidi, Rusedski ve Henman'ı arka arkaya devirmişti çünkü.. 1936, Fred Perry'den beri kendi kupalarını alamayan ve 1938'den beri finale kendi adamlarını sokamayan İngilizleri, bu kez de, bu jestleri durdurmuştu çünkü.. Dahası.. Goran, finalde de Büyük Britanya Birliğinin bir devleti, Avustralya'nın Patrick Rafter'ini geçti..
***
Yazıya bir an ara verdim.. Yanımdaki televizyonda CNN Türk, Goran'ın ülkesi Hırvatistan'da bir ulusal kahraman gibi karşılanışını veriyordu.. Goran'ın üzerinde Dragan Petroviç'in forması vardı..
Wimbledon Kupasını, nihayet havaya kaldırdığında "Bu kupayı, genç yaşında bir trafik kazasında ölen arkadaşım Petroviç'e armağan ediyorum" demiş, sonra gökyüzüne bakmıştı.. "Sanırım o da yukarlardan bu maçı izlemiştir."
***
1956'da Ankara'da tenis turnuvaları izlemeye başladığımda bu sporun bambaşka bir adabı olduğunu görmüştüm.. O zamanlar, geleneksel, centilmen, asil İngiltere'de değil, bizde bile tenis özel görgü kuralları içinde izlenirdi. Kaybedilen sayılar alkışlanmazdı. Top fileye mi takılmış, dışarı mı düşmüş.. Sessizlik.. Alkış için sayıyı almak gerekirdi..
2001 Wimbledon'unda ise Meksika Dalgası vardı.. Hadi onu saatlerce güneş altında oturan ve bacakları uyuşan insanların bir hareketlenme bahanesi kabul edelim. Gerçekten bir futbol çılgınlığı anlamına değildi o dalga..
Ama o finaldeki Avustralya- Hırvatistan futbol maçı havası neydi, tribünlerde.. Yüzler ulusal renklere boyanmış. Her puanda gök gürlüyor.. Her yeni servis hakemin "Lütfen" uyarısından sonra ancak oluşan sessizlikte atılabiliyordu.
***
"O kupayı istiyorum artık" diyordu, final öncesi İvaniseviç.. "Tabaklardan bende üç tane var, yeter.."
Tabak dediği, ikincilere verilen şilddi..
Sonunda o kupayı aldı..
Bir filme konu olacak kadar renkli, heyecanlı, dramatik, trajik bir yaşamın sonunda o kupayı aldı..
Maç sayısı atarken "Ya şimdi ya hiç" diye düşünüyordu.. Tenis yaşamının sonuna yaklaşıyordu.. Bir daha final görebilir miydi, Wimbledon'da.. Final görse, maç sayısına ulaşabilir miydi?..
Bu servis belki de onun son şansıydı..
Bunları düşünün de, o servisi atın bakalım..
Goran işte o servisi attı sonunda..
Rafter'ın topu fileye takılırken, Goran ağlıyordu. Tribünde babası ağlıyordu.. Ekran başında da ben ağlıyordum..
Bana ne oluyordu peki?..
***
Spor şefleri..
Tenis okunmaz öyle mi?.. Uzun yazı okunmaz öyle mi?..
Bu yazı 8341 vuruş.. Bu kadar vuruşla, siz 18 yazı yazarsınız.
İnadına yazdım..
Sporun güzelliğini güzel güzel yazan herşey okunur.. Anlayın artık.. Öğrenin..
Futbol palavralarına ayırdığınız sayfalara yazık.. Anlamsız fotoğraflar, gereksiz büyük başlıklarla ziyan ettiğiniz sütunlara yazık..
Yüreklenin artık..
Spor yazın.. Uzun uzun yazın..
Siz yazmayı becerirseniz bu millet okur, merak etmeyin..
Şu sıralar dünyanın en büyük, en ünlü, en heyecanlı bisiklet yarışı, Fransa Turu koşuluyor.. Haberiniz var mı?.. Hem de erken bitiyor. Sayfanıza rahat yetişir.. Etap etap turu vermeyi deneseniz ölür müsünüz?..
CNN Türk.. NTV.. Haber televizyonu olacaksınız.. Her akşam, beşer dakikalık Fransa Turu bülteni yayınlayamaz, milleti bu müthiş, bu muhteşem spor olayından haberdar etseniz ne olur?..
Galatasaray için Cansun kazanmalı..
Galatasaray kongresi, bu cumartesi günü Mehmet Cansun ile Ateş Ünal Erzen'den birini başkan seçecek. Sedat Doğan ve Abdullah Tirali'nin, anlamsal adaylıklarını kongre öncesi çekecekleri artık biliniyor ve bekleniyor..
Ateş Ünal Erzen'in de aslına pek şansı yok..
Bir defa onun ismi Galatasaray'da kongre kazanmaya yetmez.. Muhalifi çok.. Onu en çok destekleyenler bile, yönetimde iken beklentileri nasıl boşa çıkardığını biliyorlar.
Kaldı ki, Erzen bu seçime kendi adına girmiyor. Herkes onu, Cem Uzan'ı temsilen aday olduğunu biliyor..
Cem Uzan, marttaki esas kongrede aday olup 2 yıl için Galatasaray Başkanlığını planlıyor. Bu yüzden 9 aylık olağanüstü dönemi kabullenmedi.
Ateş Ünal Erzen'i öne sürerken iki hesabı var.
Birincisi, Kongre'nin havasını koklayacak. Uzan kaybetmeyi sevmez. Kaybedeceği kongreye girmez.
İkincisi.. Cansun kazanır ve başarılı olursa, 2002 martında onu durdurmak imkansız derecede zorlaşır.
Aslında Özhan Canaydan'ın Erzen'i destekleyeceğini açıklamasının ardında da ayni sebeb var.. Cansun'u durdurmak, geçici yönetimi, martta nasılsa çekilecek Erzen'e bırakıp, bir rakibi tasfiye etmek..
Bu hesapların farkında olan Galatasaray kongresinin fazla sevilmeyen, üstelik başkası adına seçime giren birine oy vermesi ihtimali uzak görünüyor..
Uzan bizzat girse, daha şanslı olurdu. Çünkü, Uzan hırslı, başarıya doymayan, Galatasaray'ı Avrupa Şampiyonu yapmayı hedefleyen bir genç patron.. Galatasaray'ın Aziz Yıldırım'ı olabilir.. Kulübe getireceği sıcak para ile pek çok sorunu çözebilir. Bu da kongrenin bir bölümüne cazip gelebilir.
Ama Erzen.. Olmaz.. Galatasaray kongresi, ipleri başkasının elinde başkana oy vermez..
Cansun ne yapar peki?..
Galatasaray'ı bugüne getirenlerin başında Cansun..
Bugüne dediğimiz ne?..
Türk futbol tarihinin en büyük başarısına imza attılar. Galatasaray UEFA Şampiyonu oldu.
Galatasaray büyük mali kriz içine düştü..
İşte kocaman bir artı ve kocaman bir eksi..
Kocaman artıda Fatih Terim'in, kocaman eskide de, muhaliflerin çok büyük paylarının olduğunu da kaydederek..
Cansun, Galatasaray'ın durumunu en iyi bilen adam, bir..
Yıllardır, Galatasaray başkanlığına müthiş bir hevesle hazırlanıyor.. Bu yolda herşeyi yapıyor. Tam bir Makyavelist. Biraz da Brütüs!.. Bu kadar istediğine ve bu kadar hazırlandığına göre, göreve en hazır adam, iki..
Galatasaray futbol takımı çok kritik bir aşamada.. Geçen yılla bu yıl arasında büyük değişiklikler var. Dere değil, okyanus geçecek. Dere geçerken at değiştirilmez. Hem tam bu kritik günlerde, hem de dokuz ay için.. Bu da üç..
Galatasaray kongresi "Hadi bakalım, çok istediğin başkanlığı al da görelim" diyecek ve Mehmet Cansun'u deneyecektir, sanıyorum..
|