Sabahın erken saatleri de sıcak, gecenin geç saatleri de... Evdeki balkon kapılarıyla pencereleri de, önlerine bir şeyler koyarak açsan; sadece görünmez bir fırının kapaklarını açmış gibi oluyorsun.
Evin içindeki hava akımlarının ısıtılmışı da; siyasette estirilen angut söylemleri kadar, anlamsız bir yorgunluğa sürüklüyor insanı..
Sıcak, ocakta unutulmuş patlıcanlı kebap gibi, lezzetini karartıyor yazın...
Bu arada en çok ne hoşuma gidiyor, biliyor musunuz? Mesleki hiçbir kanatlanmaları olmadığı için, ancak siyaset asansörleriyle yükselebileceklerine inananların; sinsi talan ve iri yalanları, yine mahut hamaset afyonlamasıyla perdelemeye çalışırken, eşekten düşmüş karpuza dönmeleri...
Ekonomi, ucuz hamaset kuklacılığının ağzına da, burnuna da, gözüne de öyle bir sokuyor ki çomağını..
Yüzyıllardan bu yana kazıklanıp durmuş olan kul yığınlarının ahı, usul usul borç ateşinde kuzu çevirmeye döndürüyor kuklacıları..
Dünkü Radikal'in manşetine bir bakın: "Cebinizdeki para itinayla yok edilir - Mayıs başından beri devam eden Telekom krizlerinin halka faturası 25 MİLYAR DOLAR"
Aslında 25 milyar doları, krizi yaratanlara ödetmek gerekir ya; neyse.. Bakarsınız bir gün böyle bir uygulamaya da gelir sıra...
Dünkü Milliyet'te Hasan Cemal de, şu sorularla başlıyordu yazısına:
"Madem yapacaktın, ne diye baştan yapmadın?
Ne diye bu kadar beklettin?
Sözde milliyetçi efelenmenin Türk ekonomisine maliyetini hiç mi akla getirmedin?"
Melih Aşık ise dünkü yazısında yine soruyordu:
"Bu ucuz kahramanlığın ülkeye faturası ne oldu? Bir iktisatçı dostumuz anlatıyor:
- Dolar, sadece geçtiğimiz cuma günü 40 lira birden arttı. Bunun ülke ekonomisine faturası 2.4 katrilyon oldu. Faizlerin yükselmesiyle Hazine'ye yaklaşık 7-7,5 katrilyon lira civarında bir ek yük bindi.. İkisini toplayın, 10 katrilyon eder."
Can Dündar da bakın ne yazmış: "Türkiye'nin enflasyon oranında Sudan'ın arkasına düşmesi, bebek ölümlerinde zirveyi zorlaması, sosyal güvenlikte Avrupa sonuncusu olması zedelemiyor 'gurur'unuzu...
200 bin çocuğun sokaklarda dilenmesi 'onur'unuza dokunmuyor.
Ama yemliğiniz kesilince nüksediyor onur sancılarınız... 'Milli egemenliğimiz elden gidiyor' diye ağlaşıyorsunuz. 'Milli egemenlik' dediğiniz, dünyaya kapalı, fukara bir derebeylikteki 'sizin egemenliğiniz'..."
Gazetelerdeki yazar dostların yüzde 80'i; siyasal avantaları, sinsi talanları ve iri yalanları maskeleyen mahut hamaset afyonlamasına karşı:
- Kesin artık şu palavraları, demeye getiriyorlar...
Gerek basındaki, gerek TV'lerdeki böyle bir dönüşüm; yüzyıllar boyu kazıklanmış kul yığınları için, yeni bir perspektiftir..
Son 70 yılda dahi kim hamaset afyonlamasına, Türkiye'nin ekonomik verileriyle karşı çıkmışsa; ezildi, bitirildi, yok edildi...
Refik Durbaş'ın da üstünde durmaya başladığı gibi "telif hakları"ndaki saydamlık, "Türk'e Türk propagandası" yapıp durmanın kilit noktası.
Kimler yazı çalışmalarının telif hakkı yanında, Ankara tarafından da payelendirilip desteklendiler; kimler salt yazı çalışmalarıyla ayakta durmaya çalışarak, binbir belaya göğüs gerdiler?
Hamaset afyonlamasını pompalayan kalemlerle; her türlü sinsi talan ve iri yalana karşı çıkmaya çalışmış kalemlerin, "hayat tablolarını" ortaya koymak gerekir.
Kul yığınları da, Ankara egemenleri de, hiç mi hiç ilgilenmediler "telif hakları"nın ne olduğuyla... Çağdaş dünyada bir tiyatro piyesinin "telif hakkı" bir ev satın alır; siyasal egemenlere avuç uzatmadan...
"Önemliler hiyerarşisi" yanında, çağdaşlığın öz mayasını oluşturan, "Değerliler hiyerarşisi"nin temel göstergesidir telif hakları ve evrensel boyutta olmalıdır.
Neyse ki, küreselleşmenin saydamlığı Türkiye'yi de sarmaladıkça, kalemler daha çok özerkleşiyor. Çok büyük bir dönüşümdür bu...
Bunun bir adım ötesi, "Ne mutlu Türküm diyene"nin yerini, "Ne mutlu mesleğim var diyene"nin almasıdır... Genç kuşakların şarlatanlıktan arınmışları, ancak böyle bütünleşebileceklerdir 21. Yüzyıl'la...