Türk siyaseti, siyaset üzerinden ülke kamuoyu, "Telekom krizi" aracılığıyla kendi içine kapandı, hatta kendi içine gömüldü.
Kendince bir meşruiyeti ya da siyasi anlamı olan "yerel tepkiler" bile dev ekonomi rasyonalitesi karşısında "mahalleli" bir görünüm aldı. Bu tür bir "mahallilik" sadece "milli onur"a vurgu yapan ya da milli onuru oya tahvil etmeye çalışan kesimlere egemen değil. Aynı zamanda, bürokrasiden Cumhurbaşkanlığı'na, "dışa açılma söylemini dilinden düşürmeyen" siyasi partilere de hakim.
Bu görüntü, "dışa açılma zorunluluğuyla içe kapanma refleksi" arasına sıkışan sistemin ve sistem aktörlerinin hem konumlarını korumak hem geleneksel siyaset-toplum ilişkisinin ana taşlarını muhafaza etmek için gösterdiği "direnci" ifade eder.
Ancak bununla kalmaz; "çöküntü içindeki bir düzenin irrasyonel olmayan çırpınmaları"na da işaret eder.
Krizden çıkışla ilgili genel umutsuzluk havasının asıl kaynağı da işte bu görüntüde yatıyor.
Sorun ortada; "umutsuzluk", güvensizliği getiriyor. "Güvensizlik" son derece sığ piyasaları bu kez içten gelen bir darbeyle sallamaya başlıyor. Bu sallantı ise yaşanan "krizin ivmesini artırıcı" etki yapmaya yüz tutuyor.
Şunu farketmek gerekir: Mesele sadece siyasi iktidarın taahhütlerini keyfi bir şekilde yerine getirememesi değildir. Aynı zamanda ve asıl olarak, "konsensüs eksikliği" yüzünden ekonomik aktörlerin rasyonel davranıştan her geçen gün uzaklaşması, daha doğrusu ve "piyasa ile ekonomik program arasında mesafe oluşması"dır.
Programın en önemi amacının, örneğin faiz hadlerinde düşüşün gerçekleştirilememesinin; başka bir deyişle, "dövizin enflasyon, onun da faiz haddi üzerine baskı yapması"nın ardındaki en önemli unsur, bu mesafedir.
Bu mesafe faktörü "siyasetsiz, insansız ve toplumsuz bir ortamda en doğru ekonomik programın bile başarıya ulaşamayacağını" bir kez daha ortaya koyuyor.
Malum; krizler; "nedenler", o "nedenleri ortadan kaldıracak araçlar" ve o "araçları tutarlı biçimde üretecek yöntem ve aktörler" ile ele alınır. Krizleri; "nedenlerden başlayan, diğerlerine uzanan bir akış" ortaya çıkarır. "Krizleri gidermek ise, yöntem ve aktörlerden başlayan, oradan araçlara ve nedenlere uzanan bir politikayı" gerektirir.
Ne var ki; ülke krizin başında da, ortasında da, geldiği şu noktada da, aktörleri, yani siyaseti devre dışı bırakmayı hedefleyen, bu oranda konsensüsü gözardı eden bir hatta ilerliyor.
Şüphe yok; bu yaşanan "popülizmin krizi"dir, "popülist bir büyüme stratejisinin sonucu"dur. Yine şüphe yok; ülke hiç bu kadar kötü yönetilmemiştir; MHP faktörü kadar hiçbir faktör, bir kriz döneminde böylesine tahribata yol açmamıştır.
Ancak unutmamak gerek, bu "ülkeyi bu hükümete mahkum kılan"; bu tür radikal bir "değişimi MHP'ye taşıtmaktan başka seçenek bırakmayan" gelişmeler, uzun bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. Ve bu süreç "siyaseti boğan, siyasi aktörleri icra memuru haline getiren" bir süreçtir. Bugün garip olan, krizden çıkış için önerilen yolun, bu sürecin biraz daha kesifleştirilmesi şeklinde karşımıza çıkmasıdır.
Ana sorun buradadır...
Bu söylediklerimiz ne hükümetin politikalarını ne de "milliyetçiliği bile ifade etmeyen içi boş bir içe kapanmacılığı" oynayan MHP'yi doğrular...Demek istediğimiz şudur:
Krizin çözümü, "hükümet vaadlerini yerine getirsin" sözlerinden geçmez. "Bizi deneme tahtası gibi kullanan IMF ülkeyi siyasi ve ekonomik uçuruma sürüklüyor" iddialarından da geçmez. Ekonominin yapısal sorunlarını, siyasetin popülist eğilimlerini de bir bir sıralamak bile bugün itibariyle derde deva değildir.
Yapılacak şey, "eldeki siyasi aktörlerle yeniden konsensüs üretme"ye soyunmaktır.
Bilin ki, yönetim krizinin hüküm sürdüğü, siyasetin iç pazarlıklara ve rol kavgalarına kilitlendiği diyarlarda krizi çözecek ne yöntem ürer, ne aktör ne de rasyonalite...