Şöyle bir düşünün... Afrika'da size özel düzenlenmiş bir safaridesiniz.
Ekranda Discovery Channel filan izlemiyorsunuz.
Turistsiniz, tamam... Fakat basbayağı orada, uçsuz bucaksız Afrika çayırlarından birinin ortasındasınız...
Uzaklarda egzotik hayvan sürüleri koşuşturuyor.
Heyecanlanırsınız değil mi?
Ya da, ciddi ciddi "Bu turizm her şeyin içine etti! Şu halimize bak; lüks arazi arabaları içinde aslanları, filleri sollayarak geziniyoruz" diye geçirirsiniz içinizden.
Ulusal Park görevlileri ve rehberlerinizle, bitkiler ve hayvanlar üzerine laflarsınız belki.
Bunlar normal!
Ancak...
Gazeteci arkadaşlarımın tanık olup şaşkınlık içinde anlattıkları olay ise aynen şöyle:
Yurdun çeşitli köşelerinden kalabalık bir Türk grubu, bağlı bulundukları şirketin kriz patlayıp tasarruf önlemlerine geçmeden önceki son "cömertliği"nden yararlanıp Afrika'ya gelmişler...
Eşler dostlar, herkes ailecek orada!
Safarisiz Afrika olur mu, olmaz!
Yalnız bizimkiler sıkıntılı... Ülke çok uzakta kalmış, içlerini gurbet sıkıntısı sarmış bile...
Hızlı bir tur istemişler. "Peki!" demiş yetkililer.
Sadece aslanları görmek istemiş bizimkiler. Ona da "olur" denmiş!
Gidilmiş aslanlara...
Baba aslan kafasını çevirip bakmamış; öyle bıkkın ve fakat azametli bir halde! Dişiler kıpır kıpır. Ama en çok yavrular güzel, yavrular şirin.
Arkalarda bir yerlerden pınıl pırıl zebralar geçip gitmiş.
Bizimkiler bakmışlar, bakmışlar aslanlara...
Sonra dudaklarını büzmüşler, burunlarını kıvırmışlar. İçlerinde genellikle her konuda ilk sözü alan şişmanca beyefendi grubun ortak duygularını dillendirivermiş: "Bizim hayvanlarımız daha iyi!"
Diğerleri oy ve fikir birliğiyle kafalarını sallamışlar; bir acele otele geri dönülmüş.