Bu olay, bizi globalleşmenin çok temel bir problemiyle karşı karşıya bırakıyor.
Globalleşmenin ekonomik ayağı hızla oluşurken, uluslararası kurumlar, ekonomiden siyasete ve hukuka kadar hemen her alanda, tek tek ülke yönetimlerinin yönetme hakkını büyük ölçüde sınırlarken; o ülkelerin yönetilenlerinde; yani dünya halklarının büyük bölümünde globalleşmeye ilişkin sağlam bir bilinç gelişmiyor.
Birçok geri kalmış ülkede, geniş halk kitleleri, globalleşmenin gereklerini, kendi çıkarlarına olduğu için değil, global dünyanın "büyük ağabeyleri" öyle istediği için, zoraki bir şekilde yapıyor.
Bu çok sakat bir gelişme.
Globalleşme, gönüllü olarak yaşanması gereken bir süreç olmalıdır.
Milyarca insan günlük çıkarları için en temel değerlerini, örneğin istiklâlini para karşılığı sattığını hissederse, bunun ruhunda yarattığı derin yaralanmayla yaşarsa; böyle bir dünyadan kime ne hayır gelir? Globalleşme, para ve mal hareketlerinin ötesinde; enternasyonalist bir bilinç olarak gelişmelidir. Milli sınırların ayırdığı farklı milletlerin, daha üst bir iradenin eşgüdümünde, özgürlük ve demokrasi temelinde yeniden kucaklaşma çağı olarak algılanmalı, böyle yaşanmalıdır.
Ama bunun yapılabilmesi, yani farklı bir kültür ve farklı bir bilinç yaratılabilmesi için ulus devlet çağına ait değerlerin sorgulanması ve farklı bir değer sisteminin yaratılması gerekir.
Hem eski değerleri aynen muhafaza edip; hem de ulusal egemenliğin sınırlanmasını kabul etmek, ulusal yüksek mahkeme kararlarının "yukarıdan" bozulmasını sineye çekmek, ulusal parlamentoya yasalar dikte edilmesini hazmetmek mümkün olmaz. Eski değerlerle ancak boyun eğilebilir. Ancak taviz verilebilir. O zaman da, gurursuzluk, onursuzluk çıkar ortaya. Köşeye sıkıştırılıp teslim alınmış ezik bir halk çıkar...
O yüzden de globalleşme herşeyden önce, yeni bir değerler sisteminin içselleştirilmesi olarak yaşanmalıdır. Evrensel hukuka tabi olmak, adaletten vazgeçmek olarak değil, daha gelişmiş, daha üst düzeyde bir adalete ulaşmak için yapılmış gönüllü bir seçim olmalıdır.
Ulusal egemenliğin sınırlanması, yönettikleri ülkeyi kendi kümesi zanneden "horoz"lar açısından gerçekten de bir sınırlanmadır belki ama, halklar açısından bakıldığında, geniş halk kitlelerini dünya arazisini parsellemiş olan milli despotların tahakkümünden kurtarıp özgürleştirecek ve bireyselleştirecek bir büyük "toprak reformu" olarak tanımlanabilir.
Serbest piyasa ekonomisine geçiş, uluslararası para kuruluşlarından para koparmak için değil, dünya halklarının daha çok üretmek, daha çok tüketmek, bolluğa ve mutluluğa kavuşmak için önüne dikilen milli engellerin kaldırılması olarak algılanabilir. Böyle bir kavrayışın alternatifi, globalleşme sürecinin dünya halklarının büyük çoğunluğu açısından bir vazgeçiş, bir boyun eğiş olarak algılanmasıdır ki, milyarlarca insanın kendini onursuz ve erdemsiz hissettiği bir dünyada kalıcı bir barışın kurulabilmesi de mümkün değildir.