  
Fazilet sonrası
Fazilet Partisi içinde uzunca bir süredir fiilen yaşanan bölünmenin resmiyet kazanacağı, bu hareket içinden resmen iki partinin doğacağı günler yaşıyoruz.
Milli Görüş Hareketi tarihinde ilk kez ciddi bir parçalanma yaşıyor.
Aslına bakarsanız, bu çoktan gerçekleşmesi gereken, oldukça gecikmiş bir bölünme...
Bundan 32 yıl öncesinin Türkiye koşullarında ortaya çıkmış bir hareketin, 2000'li yıllar Türkiye'sinde, hâlâ tek parça olarak sürmesi, aradan geçen otuz küsur yılın, bu hareketin sosyal tabanında hiçbir değişiklik yaratmadan geçip gitmesi anlamını taşırdı ki, bu zaten mümkün değildi.
Son otuz yılda, hem dünya hem de Türkiye, 20. Yüzyılın en hızlı değişimlerini yaşadı. Küreselleşme, bütün sosyal kesimleri olduğu gibi, İslami hareketlerin tabanını oluşturan kitleleri de içine katıp onları da değiştirdi, dönüştürdü; dünyada İslami hareketler değişik tecrübeler kazandı, kimisi uluslararası sisteme entegre olma yolunda adımlar atarken ılımlılaştı, liberal İslamcı bir söylem geliştirdi, kimisi teröre battı.
Bütün bu hercümerc içinde, Erbakan'ın 1969 yılında Odalar Birliği Başkanı olarak temsilciliğine soyunduğu "küçük ve orta çaptaki işadamları" da çok yol katettiler. Onların aileleri ve çevreleri de!
Hem dünyanın hem de Türkiye'nin yaşadığı bu hızlı değişime rağmen, Milli Görüş Hareketi, tek parti ve tek liderle bugünlere kadar gelebildiyse, bunun iki sebebi vardı.
Birincisi dış baskıydı. Hareketin sürekli olarak devletin baskı ve tehdidi altında bulunuşu, iç ayrışmayı engelliyor; "var kalabilmek için birbirine yapışma" refleksini güçlendiriyordu.
İkincisi ve daha önemli sebep ise bu hareketin kendi iç yapısında barındırdığı lidere itaat geleneğinin, katı hiyerarşik yapının, sıkı disiplinin; bireyselleşmenin suç sayıldığı, "cemaat" tipi yapının korunmasının en yüksek değer sayıldığı bir siyasi kültürün varlığıydı. Yani doğal olan birlik değil, ayrışmaydı... Ama, hem sürekli baskı ve tehdit altında oluşu hem de kendi zaafları, yani hareketin yapısındaki itaat ve lidere bağlılık geleneği, böyle bir gelişmenin ancak anti demokratik bir karar "sayesinde" yani devletin bir emrivakisi sonucu gerçekleşebilmesine yol açtı. Şimdi, olması gereken oluyor ve İslami Hareket, kendi unsurlarına ayrışıyor. Ve unutmayalım ki bu olay, yani kimliklerin kendi iç ayrışmasını yaşaması, siyasi hayatımızda bir gelişmeyi ve olgunlaşmayı ifade ediyor.
***
Bundan sonra ne olacak, sorusuna Gelenekçi Kanat açısından verilebilecek ilginç bir cevap olduğunu sanmıyorum.
Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde başlatılan politik hareketi ise zor günlerin beklediğini söyleyebilirim. Çünkü bu hareket, herşeyden önce aylardır sözü edilen "yenilik"in ne olduğunu net bir biçimde koyma görevini artık daha fazla erteleyemez bir pozisyonda.
Ruşen Çakır'ın "Parçalanan Milli Görüş" dizisinde yazdığı gibi, Recai Kutan başkanlığındaki FP heyeti Avrupa Turu'na çıktığında dağıttığı broşürde partinin siyasi çizgisini şöyle özetliyordu: "Geleneklere sahip çıkma bakımından muhafazakâr, piyasa ekonomisini savunma bakımından liberal, sosyal adaletçilik bakımından sosyal demokrat."
Sanırım Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, FP'nin politik kimlik adına ortaya koyduğu bu kimliksizliği; bu aşureyi sürdürme gibi bir şansa sahip olmadıklarının farkındadır.
Yenilikçiler, şimdiye kadar içinde bulundukları gelenekten koparken, o gelenek içinde siyaset yapmanın bazı "kolaylık"larını da kaybetmiş oluyorlar. Artık kimseden soyut bir "davaya bağlılık" adına arkalarından gelmesini; "birlik ve beraberliği korumak" adına sesini kısmasını; itaat geleneği gereğince liderliğe kayıtsız şartsız bağlanmasını bekleme gibi bir lükse (!) sahip değiller.
Modern bir parti olarak siyaset yapacaklarsa, önümüze doğru dürüst bir program koymak ve artık "Davaya inanmaktan" değil, "programı benimsemekten" söz etmek durumundalar.
|