  
Bir ihtimal daha var!
Kontağı kapattım. Dışarı çıktım. Benzin kokusu burnuma çarptı, genzimi dolaştı, beynimi tatlı tatlı kaşıdı...
Pompaya doğru gelen yeşil tulumlu adamın uykuya aç gözlerine baktım.
"Dolduralım mı abi?"
"Doldur."
Adamın aklının başka bir yerde olduğu her halinden belliydi. Eli pompadaydı ama gözleri gecenin ve asfaltın karanlığının ortasında bir yeri arıyordu sanki.
"Ne o?" diye sorarken farkettim; anayolu ikiye ayıran şeritlerin tam ortasındaki bir çift porselen mavisi gözü...
"Arabanın biri vurdu gitti" dedi pompacı; "hâlâ can vermedi!"
O tarafa doğru bir iki adım attım.
"Bırak abi! Ben baktım. Beli kırılmış, sadece kafası oynuyor. Gitme! Şimdi bir kamyon bitirir işini.... Daha fazla acı çekmesin gariban!"
"Gariban" sözcüğünün böyle kullanılması irkiltmişti beni.
Orada çakılı kaldım; arabaya birkaç metre, bize doğru bakan küçük mavi gözlere metrelerce uzakta...
Ayla konuşmamızı duyunca arabadan dışarı fırladı.
Hızla geçen bir kamyonun sert rüzgârı sarstı bizi...
Fakat karanlığın ortasındaki gözler hafifçe dikilmiş, bize bakmayı sürdürüyordu.
Pompacı ve ben öyle kalakalmışken birden yola doğru koşmaya başladı Ayla. Benzin istasyonunun girişindeki çakıllara basarken bileği burkulur gibi oldu; aldırmadı.
***
Ayla'yla aynı şehre gidiyorduk.
Birkaç yıldır tanıyorduk birbirimizi; bir süre aynı şirkette çalışmıştık. Uzun gece yolculuğunda birbirimize iyi yol arkadaşı oluruz diye düşünmüştük.
Gerçekten iyi mi olmuştu?
Ayla torpido gözünü açıp hazır kahve poşetlerini, kasetleri, şunu bunu ararken, hareketlerindeki tarif edilmez dinginliğe vurulmam iyi mi olmuştu? Belki!
Yol boyunca ara sıra kafasını çevirip bana bakarken, benim gözlerimi yoldan ayırmayışımdaki "oyuncu erotizm" ikimize de iyi mi gelmişti? Belki!
***
Ayla'nın arkasından gittim.
Asfaltın kıyısına geldiğinde bağırdım: "Dikkat et! Sağdan bir otobüs geliyor."
"Çok uzakta!" dedi Ayla, kararlılıkla...
Dönüp otobüsün tarafına baktı ve kedinin yanına bir sıçrayışta ulaştı.
Arkasından da ben.
Uzaktan bakıldığında parlayan mavi gözler yakından öylesine soluktular ki! Birkaç dakika sonra gri renkli buz parçacıklarına dönüşecekleri kesindi...
Kafası yere yapışmış, gövdesine takılı bir top gibiydi.
Ayla günün birinde "Ne saçmaydı" diye anabileceği ya da aklına her gelişinde yüreğini parçalayacak bir davranışla kafasını sevdi kediciğin...
Hatta uzun uzun okşadı.
Benim dilim tutulmuştu sanki: Talihsiz bir kedi, Ayla ve ben... Geniş asfaltın tam ortasında çaresizdik.
Hani insan en uygunsuz yerde ve anda içinden der ya; "Eyvah, onu sevebilirim, sevmeye başlıyorum!" Hayır, böyle bir söz geçmedi aklımdan. Ama ona benzer bir söz; sözcüklerini ayırt edemediğim bir söz geçti; buna eminim!
Çünkü Ayla'nın ellerini gördüm; ellerini ilk o an farkettim. Tutulmak, sımsıkı kavranmak, korunmak, öpülmek, sevilmek isteyen ellerdi...
Başka bir şey yaptım: Hiç vakit kaybetmeden Ayla'yı kenara çekip kedinin gövdesini avuçlarımın içine aldım...
Hayvanın tüyleri, iç organları, kanı, salyası... Hepsi karışıp tek bir hayat vuruşunu oluşturdular; hissettim. Bir kez... Bir kez daha... Ve son kez vurdu avuçlarımın içinde hayat!..
Yolun kenarındaki hendeğin içine minik gövdesini bıraktığımda, başı çoktan düşmüş, gözleri çoktan donmuştu kediciğin.
Arkamı döndüm. Ayla dimdik durmuş, gözleri yaşlı bana bakıyordu.
Yanına gittim ve gözlerinde bir filmin altyazısı gibi okudum şu satırları: "Bu adamı sevmekte geç mi kaldım?"
***
Gideceğimiz şehre vardık.
Kısa, ürkek ama dudaklarımızı yakan bir öpücükle "hoşça kal" dedik birbirimize....
O günden beri daha sık buluşuyoruz; bazen sevgililerimizi atlatıp birlikte yemek yiyoruz.
Yemeğin sonuna doğru, her seferinde hissediyoruz ki... Biz o gün, o benzin istasyonunda takılıp kaldık...
Sevmekle sevmemek arasında bir yerde; başlamakla bitirmek arasında bir yerde asılı kaldık...
Bir ihtimalin salıncağında...
(Daha önce aynı adla Yeni Binyıl'da yayımlanmış olan öykünün revize edilmiş halidir)
|