Müzik yıldızını işsiz genç neden öldürdü?
İlk Nataşalar ve... İstanbul eğlence yerlerinin coşkusu, sefahat...
Madamın bedeni karşımdaydı, ama "o" bulunduğumuz mekanda değildi. Parmakları İstanbul'da piyanonun tuşlarındaydı, ruhu ise Petrograd'da... Gözlerini açtı mavi mavi... O mavi gözlerdeki enerji, madamın bedenini kaldıracaktı sanki ve uçuracaktı onu İstanbul'dan Petrograd'a...
Hemşehrisi Kandinski'nin tablosunda uçuşurken düşledim madamı. Onun piyanosunu artık duymaz olmuştum. Madam değil de Bill Evans, Chopin'den caz ile karışık Blue Interlude çalıyordu şimdi,
-Ka... Ka... Ka-kalinka... Hey!..
Bir çığlık!.. Egemen şarkı istiyor. Düşlerimiz dağıldı.
Madamın gözleri öyle derin dalmıştı ki.. Sıla hastalığı...
La Bohem'deyiz. Yıl 1966.
İstanbul'un çılgın eğlence yılları
Sahnede Beyaz Rus Kuarteti. Benim madam piyano çalardı. Müzisyenlerin yaş ortalaması 75... Hepsi Bolşevik İhtilali sonrası canlarını kurtarmak için İstanbul'a kaçmışlar. 1917-20 yılları... İstanbul'u Ruslar doldurmuş. Kontlar, kontesler ve hatta grandüşesler.
İstanbul'un eğlence yaşamı Ruslar ile değişmiş. Onların geldiği yıllarda Birinci Dünya Savaşı'nı yaşıyor Türkler... Osmanlının müslüman kesiminden erkekler kayıp, kadınlar ve çocuklar aç...
İstanbul'un zengini ise gayrimüslimler. Savaşa gitmediklerinden hepsi sağlıklı. Ticaret onların elinde. "Vur patlasın, çal oynasın" eğleniyorlar. Üsküdar ve Fatih'te mevlit, Beyoğlu'nda şanolar (şarkılar) okunuyor. İstanbul'un tatlı hayat pastasına krema oluyor Ruslar. Hele kadınları...
Eğlence kadınları Rum ağırlıklı. Rumlar sıcak, esmer... Rus kadınları kuzeyli... Sarı saç, beyaz ten ve mavi gözler... Eee boyları da erkeklerle yarışıp geçiyor bile... "Dalyan gibi mübarekler!.." Çapkınlar çarpılıyor.
Birden gecelerin kraliçesi oluyor ilk "Nataşalar". Çoğu memleketinde büyük zenginlikler bırakmış. Can belasına kapiksiz kaçmışlar... Bundan böyle tek servetleri var: Güzellikleri, zekaları, görgüleri.
Türklerin savaşı en acı biçimde yaşadığı dönemde Beyoğlu'nda fuhuş, sefahat görülmemiş ölçüde artıyor.
Rusların bir kısmı da lokantacılık, işportacılık, kadırımlarda üç kağıt kumarı, müzisyenlik, müzik hocalığı, çevirmenlik yapıyor. Hepsi bilgili, asil, görgülü, kibar insanlar. Bir acı ki onların yaşamı da...
İşte La Bohem'in Beyaz Rus müzisyenleri o dönemden kalma... Aynen Rejans Lokantası'nın eşsiz kibarlıktaki madamları gibi... (Onları çoktan yitirdik)
Madam çok etkilerdi beni... 70 küsur yaşlarında öyle güzeldi ki... Bir aristokrat kızıydı, piyano öğretilmişti Fransızca ile birlikte... Ama kader!.. Savrulmuştu Çar'ının adını taşıyan Petrograd'dan görkemi küllenmiş İstanbul'a...
La Bohem'de ilginç kıskançlık krizleri
Ben madama dalmışken bizim masada bir hareketlenme oldu. O dansöz kız gelmişti (ismi lazım değil). Geldi ve bizim masaya oturdu.
Kimdi o dansöz? "Oooo piyasanın en iyisidir" derlerdi. Orta boylu, melez esmerliğinde, incecik belli, güzel vücutlu kaplıca suyu gibi fıkırdaşan bir şeydi... Bizim masada dansözün ne işi var? Bizim masada kimler var?
O gece La Bohem'e dönemin çok ünlü bir müzik topluluğunu getirmiştik. Egemen öyle istemişti. Çünkü Egemen'in gece kulübünde çalıyordu çocuklar... O yıl Altın Mikrofon kazanmışlardı, fiyakaları büyüktü. Hayranları gece kulübünü doldurup taşırıyordu.
"Bir jest olsun, ısınma olsun" demişti Egemen; "Farklı bir yere götüreyim sizi çocuklar..." Böylece La Bohem'e gelmiştik. Eğleniyorduk doğrusu... Ah o dansöz gelmeseydi.
Dansöz, orkestranın şarkıcısına aşıktı. Beatles yıllarında bu delikanlı uzun saçlı, sevecen, dinamik bir ses yıldızıydı. Ancak masada; oğlana tutulmuş biri daha var. İşte tehlike burada: Topluluğun şefi de yakışıklı solistine aşık. Güzel kadın mıydı şef? Bir dakika, yanlış anlaşılmasın: Şef erkekti (?).
Şefin eşcinsel kıskançlığı dehşet. Egemen iki arada bir derede... Şefin gönlünü yapmak zorunda. Dansöz de gazinosundan, kıramıyor ki kovsun masadan... Şarkıcı oğlana kızıyor: "-Lan şu velede bak!.. Kızı ne çağırıyorsun bu gece... Hızlı zampara havası basıyor bacak kadar fırlama.. Ah, ah..."
-Haklısın Egoş hı, hı..., diyorum.
-Senin aklın başka yerde..., diyor.
Doğru. Sahnedeki Ruslara takılmışım. Bana neler anlatıyorlar neler...
Rus göçü, votka ve sur içi ilk bar, kadınlar...
Bizim 1950'lerden beri en lezzetli sandviçleri tattığımız Atlantik'i 1920'lerde Rus Nikola başlatmış. İstiklal Caddesi'ndeki Ağa Camii'nin tam karşısındaydı Atlantik. Kocaman bir sandviççi ve birahane... Bolşeviklerden kaçıp kapağı İstanbul'a atan Nikola oraya Ankara Pastanesi adını vermiş. Harika pastalar, çörekler, nefis kahve çeşitleri... İstanbul'un entelektüelleri dadanmış. Nikola'nın yeri 24 saat açık ilk pastane olmuş İstanbul'da... Yetiştim o mekana, ama Ankara Pastanesi dönemi bitmiş Atlantik olmuştu artık.
1955 yılının 6-7 Eylül yağmasında gözlerimin önünde talan edildi Atlantik. Sahibi Rum'du, o yüzden. Bir daha da iflah olmadı. Yazık oldu... Atlantik'in lakerdalı sandviçini ve taratorlu, tavuklu sandviçinin benzerini bir daha yapamadılar. 1919-20'lerde Ruslar İstanbul'daki ilk barı açıyorlar. Arif'in Kıraathanesi denilen bu ilk İstanbul barı faaliyete geçiyor. Ruslar; votka ile, kumar oyunları ile, tombala ile ve de kokain ile tanıştırıyor İstanbul'u. Rus kızları garsonluk, konsomasyon yapıyorlar. Tombala oynanıyor, karafatma yarışları yapılıyor ve at yarışı gibi bahis oynanıyor. Arif'in Kıraathanesi'nin yeri; bugünkü Sultanahmet Adliyesi'ne giren yolun oralardaymış, cadde üstünde...
Her yer karanlık Pürnur o mevki
O yıllar İstanbul'un müslim halkından 2000 kişi her yıl açlığın getirdiği veremden ölmekte...
Ruslar hala akın akın geliyor. Sayıları 200.000'i buluyor. Hepsi bitlenmiş, Saçlarını kökten kazıyorlar. Kadınların saçları az uzayıp a la garson görünüm kazandıkça bir moda doğuyor. İstanbullu kadınlar pek hoş buluyor kısacık saçları. Onlar da kısaltıyorlar saçlarını ve "Rus başı" modası başlıyor.
Hafız Burhan "Makber"i söylüyor: "Her yer karanlık, pürnur o mevki..."
O mevki Ankara. Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye'nin başarısı için dua ediyor cemaat-i müslimin...
Ne güzel dalmışım. Rahat vermezler ki. Masa sarsıldı. Bizim kıskanç orkestra şefi ayağa fırlamış ve şarkıcısına bağırıyor:
-Al şu kara maşayı da, defol git karşımdan!..
"Kara maşa" dediği dansöz. Dansöz kalktı, bayramlık ağzını açacaktı ki Egemen atıldı: "-Benim hatırım varsa gidin..." Söz dinleyip gittiler.
Şef onların ardından Egemen'e döküyordu içini: -Ay intihar ederim valla... Ağlıyor. Egemen bayılmak üzere.. Ertesi akşam şarkıcı ile şef barıştılar. Şarkıcı çocuğun günahını almayayım. Eşcinsel ilişkiye asla girmediği için şefi öfkeliydi ona..
Birkaç yıl sonra şefin haberi gazeteye geldi: Öldürülmüştü.
Banyoda öldürmüştü ilişki kurduğu birisi...
Katil yakalandı mı bilemiyorum. Sirkeci'de her türlü iş bekleyen işsizler dikilirdi kaldırımlarda... Eşcinsellerin oradan "işçi" tuttuğunu duyardık. Onlardan mıydı katil? Kimbilir...
La Bohem'den çıkarken madama "Bonsuar madam..." dedim. "Bonsuar mösyö..." dedi profesyonelliğin dışında bir nezaketle... Nezaket İstanbul'da şarttı. Kabalık gibi dünyanın en aşağılık davranışı "erkeklik gereği" sayılmıyordu o yıllar...
1966 yılındaydık. Madamın memleketi Petrograd, Leningrad olmuştu çoktan... İstanbul İstanbul'du.. La Bohem harika bir lokaldi. Galatasaray'daki Yapı Kredi binasının az ilerisindeki yokuş sokaktaydı.
Nasıl olur kalmasın bir iz avucumuzda?
Nasıl yok olur her şey büsbütün silinerek?
Demek vefasız zaman o demleri bir daha
Geri getirmeyecek?
Lamartine/Nayır