Efendim, bir Sevgili Dostum Enis Batur eksikti, o da konuştu sonunda.. Efendim konu gene bendeniz..
Efendim bir insan nasıl her konuda konuşabilir, yazabilir, fikir üretebilirmiş, diye soruyor, Tempo'nun muhabiri..
Enis de yanıtlıyor..
"Benim bu konuda gözde örneğim Hıncal Uluç.. Bilbao sanat Müzesi'nin mimarisi ile alay edebilen bir isim. Sanat ve mimari bilgisi hiçe yakın, ama , ortalama insana komik göründüğü düşüncesi ile bunu yapabiliyor. Bunu bir aydın edası ile yaptığını düşünüyor."
..diyor ve tabii fena halde yanılıyor.. Baştan sona yanılıyor..
Madde 1.. Ben hayatımın hiçbir döneminde aydın olduğumu iddia etmedim. Hatta tam tersini, ısrarla, inatla ve şiddetle yazdım..
Madde 2.. Ben kültürlü, bilgili ve görgülü bir insanım. Siyasal Bilgiler fakültesini bitirdim.. Siyasal Bilimler kültürüm var, ekonomi kültürüm var, yönetim kültürüm var. Meraklıyım.. Fena halde okurum.. Edebiyat kültürüm var. Tarih, coğrafya, hatta biyoloji, doğa, hayvanlar, bitkiler, insanlar kültürüm var.. Fena halde sinema, tiyatro ve müzik, özellikle klasik müzik kültürüm var.. Hem Türk, hem batı.. Sanat kültürüm var.. Mimari kültürüm var.. Tabii uzmanlık değil bunlar.. Ama trene bakar gibi bakmayacak, baktığını, gördüğünü, dinlediğini anlayacak, hissedecek kadar. Çok meraklı olduğum için, bilgisel, belgesel şeyleri de fena halde takip ettiğim için "İyi" bilgili insanlardan biriyim.. Dünyayı gezdiğim, gittiğim yerlerde alışveriş merkezlerini değil, oranın halkını, yaşamını, kültür ve sanat merkezlerini merak ettiğim için de, görmüş geçirmişliğim fevkalade iyidir.
Madde 3.. Bilbao Müzesi Mimarisine gülmek için bunların hiçbiri olmam da gerekmez.. Bilbao dağlarında koyun oynatan bir çoban olarak da bu mimariye gülme hakkım vardır, bu hakkı kimse elimden alamaz..
Aydınlarda en çok kızdığım, bana aydın denmesinden nefret ettiğim şey bu işte.. Aydın züppeliği.. Bazı şeylerin sadece onlar için yapıldığını sanır, konuşma hakkını sadece kendilerinde görürler ve fena halde yanılgıya düşerler..
Bu dünyadaki herşey insan içindir.. İnsansan yeter!..
Bilbao Müzesini kaç milyon kişi gezdi bugüne dek?..
Peki bunların içinde kaç Enis Batur var?.. 10.. Bilemedin 100.. Ama 1000 değil asla..Peki Paul Getty, bu korkunç yatırımı, yüz bilmem kaç kişi için mi yaptı, Bilbao'ya...
Hayır.. İnsan için.. Halk için.. Batur'un bıyık altından gülerek ve aşağılayarak sınıfladığı "Ortalama insan" için..
Peki sevgili Enis?..
Bir şey benim için yapıldı ise, onu beğenip beğenmeme hakkı bana ait değil midir?.. Bu hak kutsal değil midir?..
İnsan Hakları dediğin şey nedir, söyler misin?..
İnsan Hakları ikiye ayrılır.. "Ortalama insan hakları.. Entel insan hakları" diye bir kategorizasyon mu var?..
Aydını bu ülkede ayıran, onu antipatik, hatta nefretsel yapan kafa bu işte.. İlle tepeden bakacaklar.. İlle bazı şeyleri konuşmanın kendi ayrıcalıklı hakları olduğunu kabul ettirmeye çalışacaklar..
Okyanusa açılan o matrak gemi mimarisi senin hoşuna gidebilir Enis.. Ben gülerim.. Kimse de karışamaz.. Duvarında asılı, beyaz badana boyalı dört köşe tuvale "Resim sanatı" diye sen 3 milyon dolar sayıp, Aydın kafanla övgüler düzebilirsin. Bu benim "Ortalama insan" kafama fevkalade gülünç, fevkalade komik gelebilir.. Kime ne.. Sana ne?..
Bir yandan fikir, düşünce özgürlüğü diye savaşacak, Aydın beyler..
Sonra çıkıp, kimin neyi, ne kadar düşünme ve düşündüklerinin ne kadarını konuşma hakkı olduğunu bir Tiran edası ile belirleyecekler.. Bu ne çelişki bayım?.. Bu ne kafa?..
Tüm Aydınlar, savaşa karşısınız..
Hanginizin savaş uzmanlığı var?. Hanginiz okulunda okudu, hanginiz savaştı?..
Hıncal Uluç, Bilbao Müzesinin mimarisine, hiçbir mimari kültürü olmadan, sadece kişisel zevkleri ve duyguları ile gülme hakkına sahiptir.. Herkesin bu hakka sahip olduğunu tüm kafalara sokmak için de, tam 44 yıldan beri, yılmadan usanmadan savaşmaktadır.
Hıncal Uluç'un yaşam parolası, bu 44 yılda hiç değişmemiştir, ölünceye dek de değişmeyecektir:
"İnsanım kafi değil mi?.."
Hakan&Utku'dan Tatil Keyfi
Birileri eşeğin kulağına su kaçırıyor
"Biri Bizi Gözetliyor" tutunca birdenbire yeni "BEBE" G'ler üretti televizyon dünyası. Arabaya dokunanları mı istersiniz, asgari ücretle ay sonunu getirmeye çalışanları mı? Yoksa vahşi bir adada Robinsonculuk oynayanları mı? Galiba birileri hükümetin dahiyane icraatlarını görmeyelim diye dikkatimizi başka yerlere çekmeye çalışıyor. Hem de milletçe röntgenci olup çıkmamız pahasına. İşte sıradaki yarışmalar.
Kimse Bizi Gözetlemiyor : Magazin sayfalarının, dedikodu sütunlarının vazgeçilmezi, tüm hayatları herkesin malumu 15 tanınmış kişi bir eve kapatılır. 100 gün boyunca bir daha onlardan kimse haber alamaz. Ne yaptıkları, ne yiyip ne içtikleri kimse tarafından öğrenilemez. Hiçbir dedikoduya malzeme olmadan geçen, kamerası ve paparazzisiz, ıstırap dolu bu 100 güne dayanabilen yarışmanın birincisi seçilir.
Big Brother: Türkçesi "Büyük Ağabey" olan bu yarışmanın mantığı çok basit. Oldukça muhafazakar bir çevrede yetişen ve 5 ağabeye sahip bir genç kızla flört etmeye çalışan 10 yarışmacı, ağabeylerden sopa yemeden kızı tavlamaya çalışacak. Kazanan o kızla evlenmeye hak kazanacak. Tabii yarışma sırasında kız, abileri tarafından törelere göre boğazlanıp bir viyadükten aşağı atılmazsa.
Dokunma Bana: Sadece milletvekillerimizin katılacağı iki aşamalı bir yarışma. İlk aşamada yarışmacı milletvekillerimiz dokunulmazlıklarına güvenip ihalelere giriyorlar, haksız kazanç sağlıyorlar. Yarışmanın 2. bölümünde ani bir kararla dokunulmazlıkları kaldırılıyor. Bu andan itibaren açılan davalara, yolsuzluk soruşturmalarına, yüce divanlara dayanmayı başarıp en çok aklanan beyaz ötesi milletvekili bir sonraki seçimde dilediği bölgeden tekrar seçilme hakkı kazanıyor.
Bak Şu Konuşamayana: Oldukça basit ama bir o kadar da zorlu geçmeye aday bir yarışma. Hemen her kanalda boy gösteren, Türkçe katili VJ'lerin yarışmacı olabildiği bu yarışmada hedef 100 klibi, geyik muhabbeti yapmadan, " eveeeet... der mişim" gibi kelimeleri kullanmadan sunabilmek. Nasıl olsa kimse kazanamaz diyerek birincilik için herhangi bir ödül düşünülmemiş.
Issız Ada: 20 kişi "dört bir tarafı kameralarla çevrili bir kara parçası"nda Banu Alkan, Reha Muhtar ve İsmail Türüt'le birlikte 100 gün geçirmeye çalışacak. Bu zorlu yarışmayı tamamlayan o adanın sahibi olacak. Kazanamayanlara da Bakırköy'de ömür boyu rezervasyon..
Yerli Malı Yurdun Malı: Bu yarışmaya üç büyük takımımız katılabiliyor. Hedef bütün bir sezonu yabancı futbolcu transferi yapmadan geçirebilmek.
Laila ile 10 Mecnun: Daha önce Laila'ya alınmamış 10 yarışmacıdan, Laila'nın bodyguardlarına dayanıp, en uzun süre Laila'nın kapısına elini dayayıp beklemeyi becerebilen birinci seçiliyor ve içeri giriyor.
Biri Bizi Göze Getiriyor: Amerikan patentli bu yarışma en zorlu yarışmalardan birisi. Son sayıma göre ülkemizden yaklaşık 70 milyon yarışmacının katıldığı yarışmada hedef, ardı arkası kesilmeyen ek!onomik ve siyasi krizlere dayanıp, hayatta kalmaya çalışmak. Sam Amca yarışmacıları uydular yardımıyla sürekli gözetliyor ve her gün yeni sorunlar, yeni krizler çıkarıyor. İlginç olan büyük ödülün olmaması. Ölen ölüyor kalan sağlar bizim oluyor.
hakanutku@hotmail.com
Bu hafta Pazar neşemiz Murat Birol'dan..
Gemi batmış. Yolculardan kurtulan tek adam zar zor yüzerek bir ıssız adaya çıkmış.. Adada bol yiyecek ve su var, ama oyalanacak hiçbirşey yokmuş.. O yüzden sürekli seks fantezileri kurup durumu idare ediyormuş.. Anlarsınız ya..
Aylar geçmiş.. Fanteziler de adamı kesmez hale gelmiş.. Kerata sertleşmez olmuş..
Zavallım gün geçtikçe hem sıkıntıdan patlıyor hem de artık erkekliğimi hissetmiyor diye çöküyormuş.. Derken bir gün..
Adam kumsalda otururken birden "Aman allahım bir gemi geçiyor" diye bağırmış, koşmuş hemen ateş yakmış ve "Nihayet..!" demiş..
"Bu lüks transatlantik beni burdan alacak.. Gemiye çıkar çıkmaz önce uzun sıcak bir banyo yaparım, gemide güzel fıstıklar vardır, bir tanesini ayarlar yemeğe davet ederim.. Bütün gece şarap içer dans ederiz sonra benim kamarama gideriz.. Öpüşmeye başlarız onu yavaş yavaş soyarım veeeee.."
Tam bu sırada birden sertleştiğini farketmiş, elini boxerından içeri uzatmış ve kahkahayı basmış:
"Kandırdııım.. Gemi falan yok!.. Kandırdııııım.."
Giden gidene..
Tele sekreterimde not vardı.. "Hıncal Ağabey beni ara" diye.. Aradım..
"Karaciğerinle marul arasında geçenleri anlatan yazını okudum ağabey" diyordu.. "Ben de yıllardır karaciğer hastasıyım.. Nedir bu işin iç yüzü.."
Yazdıklarımı bir daha anlattım..
İki gün sonra gazeteler Orhan Kaynar'ın ağır bir karaciğer hastalığı sonunda öldüğünü yazıyordu. Meğer hastalığı son aşamada imiş..
Berat da gitmiş.. Berat Yurdakul.. Benim Ankara'daki aslan kardeşlerimden biri.. Müthiş bir dernekçi de oydu.. Nasıl yiğit bir Anadolu çocuğu idi Berat.. Konuşması, tavrı, hepsinden öte, karakteri ile..
Gidenler çok sıklaştı, camiamızdan bu sene.. İşin kötüsü, sırayı da şaşırdık..
Gençler, ağabeylerini beklemez oldular!.