Hiç bilmediğim yeni bir yaşa basarken, üç beş gönül sözcüğüyle beni yalnız bırakmamak zarafetini göstermiş olan, sade yakınlardaki değil, çok uzaklardaki dostlara da teşekkürlerimi sunarım...
Onlar da aynı yaşa geldiklerinde, kendilerini kutlama olanağını bulamazsam, kusuruma bakmasınlar... O nedenle önlerindeki tüm yaş günlerini toptan kutluyorum, şimdiden..
Bizim yerli demokrasi hakkında harika yeni fıkralar anlatılıyor.
Örneğin, Avrupa Birliği'ne üye olmak için gösterdiğimiz çabayla elde ettiğimiz sonuç; herhangi bir tiyatroda bir rol kapmak için uğraşıp duran genç bir kıza benzetiliyor.
Genç kız, o akşam pürneşe gelmiş sevgilisiyle buluşmaya:
- Nihayet, demiş, istediğim oldu. Büyük bir rolde oynayacağım..
- Deme.. Sahi mi?.. Nasıl bir rol?..
- Bak, şöyle; oda hizmetçisi rolündeyim. Yemeğin hazır olduğunu haber vermek için, ev sahibinin bulunduğu salonun kapısını vuruyorum. Ve patron bağırıyor: "Lütfen girmeyin içeri". Muhteşem bir rol değil mi?
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği için anlatılan bir başka fıkra da; iki berduş arasında geçen bir dialog...
Berduşun biri, arkadaşı berduşa:
- Nihayet demiş, bir iş bulabildim kendime, uluslararası fuarda..
- Nasıl?.. Çok zor bir şey mi?...
- Yooo... Hint fakiri kılığına giriyorum ve çivili bir tahtanın üstünde, hiçbir şey yiyip içmeden, kırk gün sırt üstü yatıyorum..
- Peki, ne kadar veriyorlar?
- Hiç bir şey vermiyorlar... Yatacak bir yerle, boğaz tokluğuna sadece...
Türkiye, Dünya Bankası'nın kapısını çalmış:
- Çok zor durumdayım demiş; yığınla borcum var, karnımı bile doyuramıyorum. Acaba biraz yardım edemez misiniz; evde kalmış bir şeyler falan varsa..
- Evde kalmış bir şeyler falan mı istiyorsunuz; örneğin dünden kalma çorba olur mu?
- Elbette, elbette... Neden olmasın?
Dünya Bankası:
- Öyleyse, demiş, lütfen yarın gelin..
Bir kolu kopuk Türk demokrasisi, sakal traşı olmak için berbere gitmiş. Çok acemi ve sinirli bir berber çırağının eline düşmüş..
Sinirli çırağın elinde ustura; önce Türk demokrasisinin kulağını azıcık kesivermiş; derken üç beş yerden yanağını çizmiş; birkaç yerden de çenesini kanatmış..
Tıraş bittiğinde Türk demokrasisi; suratı pamuklu küçük bandajlarla kaplı olarak, borcunu ödemek için kasaya yaklaşmış.
Kasada oturan patronun gözü, Türk demokrasisinin olmayan koluna ilişmiş:
- Sizi gözüm ısırıyor, demiş, bizim eski müşterilerden olmalısınız...
Türk demokrasisi:
- Yok, demiş. Kolumu 1982 Anayasası'nda kaybetmiştim; henüz buraya gelmeden çok önce..
Türk demokrasisinin kocası olan parlamento; önemli bir geziye çıkmak için, eşini evde bırakıp, doğru hava alanına koşmuş...
Ne var ki, kaçırmış bineceği uçağı. Ertesi günden önce de uçak yokmuş.
Dönmüş gelmiş eve...
Aa bir de ne görsün; karısının koynunda bir zampara..
- Karıcığım çıldırdın mı sen, demiş. Bu ne hal? Kim bu adam?
Türk demokrasisi:
- Bak dinle sevgilim, demiş. Bu gördüğün adam, sen gittikten sonra kapıyı çaldı. "Ben bir vatanseverim" dedi. "Acaba kocanızın kullanmadığı bir şey yok mu; bana yardımcı olamaz mısınız?" Ben de, senin kullanmadığın şey nedir, diye düşündüm; vatansever olduğu için de, yardım ettim kendisine.. Hepsi bundan ibaret..
Avrupa Birliği, Türk demokrasisi hakkında şöyle bir rapor yazmış:
"Türk demokrasisi çok iyi niyetli. Ancak kolu kanadı kırık olduğu için; 'yaşasın demokrasi' diye bağırınca, elleri yerine sadece ayaklarını vurabiliyor. Bu nedenle de, pek uyum sağlayamıyor, öteki demokrasilerle. İyileşmesini ve kolunu kanadını düzeltmesini beklemek gerek... Tek temennimiz; biz iyileşmesini beklerken, yeni kazalara uğramaması.."