Kaza, bela, hastalık dışında; yeryüzündeki tüm insanların yaşamdan geçerken korktukları iki büyük umacı var; biri parasızlık, öteki yalnızlık...
Gerek parasız, gerek yalnız kalmamak için, verdikleri binbir uğraş ile girdikleri binbir kılık; insanlık serüveninin belkemiğini oluşturuyor.
Ve hayatın ortalarına doğru, bireylerin kendi kendileriyle usulca hesaplaşma muhasebelerinde, -pek de kimseye söyleyemedikleri- bir yığın "keşke"ler birikmeye başlıyor..
- Keşke okulu bitirseydim...
....
- Keşke hemen evlenmeseydim...
....
- Keşke babadan kalma evi satmasaydım...
....
- Keşke o vaade inanmasaydım... v.s..
Biten yüzyıl içinde Türkiye'de yaşamış olan bireylerin, "keşke" oranları; Kanada'da, yahut Bolivya'da yaşamış olanlarınkine kıyasla ne kadardı acaba?
Dünyanın henüz ilgilendiği bir konu değil, insan yaşamlarındaki "keşke"leri azaltma sorunu..
Daha doğrusu bu sorun, "bireysel özgürlüklerin" sınırları içinde görülüyor...
Sanırım 1961 yılıydı.. Milliyet gazetesinde, benden önce Peyami Sefa'nın da çalışmış olduğu odada, kitap okuyordum.
Birden, yekpare camı kendinden buğulu kapı vuruldu ve hemen açıldı.
İçeri orta yaşın üstünde, etine dolgun, uzunca boylu sarışın bir hanım girdi. Yazı masasına doğru ilerledi. Özerk ve rahat bir tavırla güler gibi yaptı:
- Ben Enver Paşa'nın kız kardeşiyim, dedi...
Osmanlı Devleti'nin adını; II. Wilhelm'in yelpazesiyle, "Enverland"a çevirmiş ve kendi başına bir gecede girdiği I. Dünya Savaşı sonucu; hem 2 milyon insanın ölümüne, hem de Osmanlı topraklarının 4 milyon kilometre kareden daha fazla küçülerek, üstünde 24 devletin birden kurulmasına neden olmuş; genç ve hırslı megalo siyasetçi, Osmanlı müşirinin kızkardeşini karşımda görmek..
İyice afallamıştım.
- Buyurun oturun hanımefendi, dedim.
- Yok, rahatsız etmeyeyim, dedi.
Hafif şuh ve özerk gülüşüyle:
- Sizden, dedi, yardım rica etmeye geldim.
O, masanın karşısında ayaktaydı. Ben de ayağa kalkmıştım. Arka cebimden cüzdanımı çıkarıp uzattım. Sanırım içinde iki onlukla bir elli kağıt vardı.
Hiç tereddüt etmeden, cüzdanı aldı açtı ve zarifçe, elli kağıdı çekip, geri uzattı cüzdanı:
- Teşekkür ederim, dedi...
Ben ısrarla:
- Buyurun oturun bir kahve içelim, dedimse de..
- Yok, kaçayım, dedi..
Ve geldiği gibi çıkıp gitti...
Enver Paşa'nın, milyonlarca insan için yarattığı "keşke"ler; kızkardeşinin de hayatını aşırı sarmalamıştı.
Aradan bir iki hafta ya geçti, ya geçmedi. Milliyet'teki odanın kapısı yine vuruldu.
- Girin, demem üstüne...
Eskimiş giysileri; düğümü, kınnap düğümüne dönmüş kravatı ve uzamış traşıyla; bükük boyunlu, zayıf, yaşlıca biri girdi içeri...
Kibarlığı, konuşmasının usulluğuna yansımış titrek bir sesle:
- Bendeniz, dedi, Mehmet Akif'in oğluyum...
Yine hemen ayağa fırladım:
- Buyurun lütfen oturun, dedim.
O da:
- Yok, dedi, rahatsız etmeyeyim. Ufak bir yardım rica edecektim sadece...
İçimin nasıl cız ettiğini hâlâ hatırlıyorum. Nerdeyse her beş dakikada tüm Türkiye, babasının şiirini "İstiklal Marşı" olarak ayakta dinlerken; o, yardım rica edecek bir kapı arıyordu.
Yine olduğu gibi uzattım cüzdanı.
O da, utanan bir boyun büküklüğüyle açtı cüzdanı; sadece bir on lira alıp, geri uzattı...
Aradan iki hafta geçmedi, gazetelerde küçük bir haber çıktı. Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü Beşiktaş'ta bir çöp bidonunun içinde bulunmuştu.
Türkiye, oldum bittim "günü" yaşar; ne geçmiş, ne gelecek, ne de bireyleri kementleyen "keşke"ler; ne kimseyi ilgilendirir, ne de biyografik incelemelerde gündeme gelir.
Türkiye de, "hukukun üstünlüğü"nü kendine kimlik yapmış, "yasaların sade yönetilenler için değil, yönetenler için de geçerli olduğu", "saydam" bir ülke olabilseydi; insanlar çok daha güvence içinde ve daha az "keşke"li yaşamaz mıydı?
Ne yapmalı ki, asla tekin bir yer değildir bizim ülke..