  
Atletizm ölüyor mu artık!..
Bu yıl Kanada'da yapılacak Dünya Atletizm şampiyonası için Türkiye'den iki gazeteci baş vurmuş.. Cüneyt Koryürek ve Nuyan Yiğit..
Atletizmin usanmaz aşıkları..
Onların arasında ben de vardım.. Bugüne dek yapılmış tüm Dünya Şampiyonalarını ve 80'den bu yana tüm Olimpiyatları izlemiş bir gazeteci olmaktan da gurur duyardım.. Geçen şampiyonaya, Sevilla'ya gitmedim ilk.. Edmonton ikincisi.. Artık Olimpiyatlar da içimden gelmiyor.. Çünkü..
Çünkü?..
Atletizm heyecanını yitirdi.. Benim bir numaralı sporumdu. İzlemekten, yazmaktan, konuşmaktan en çok hoşlandığım spor.. Tadı kaçtı..
Eski süper starlar, yarışları aylar öncesinden beklenen yıldızlar kalmadı artık..
Mücadele, heyecan kalmadı.. Merak kalmadı..
Yıldız sayısı hızla azalırken, Grand Prix adı verilen haftalık paralı yarışmalar da, çöküşü hızlandırdı. Grand Prixler, atletleri kazanma yerine, para için koşan ruhsuz makineler haline getirdiler. Her hafta bir yerde koş. Kazan kaybet, önemi yok. Heyecan yok.. Hırs yok..
Televizyon atletizme kendi koşullarını kabul ettirdi.. Genelde iki günde yapılan yarışmalar, bir günlük programlar, 2 saatlik sürelere indirildi. Deyim yerinde ise Compact Atletizm yaratılmaya çalışıldı..
Tüm bunlar ilginin giderek azalmasını önleyemedi. Bana sorarsanız çöküşü hızlandırdı.
Şimdi adında hala "Amatör" sözcüğünü muhafaza eden, dünyanın en profesyonel federasyonu IAAF, kural değişiklikleri denemeye başladı..
Bir uluslararası kuruluş sporunun kuralları ile oynamaya başladı mı, bilinki işler kötüye gitmektedir..
Örnek güreş.. Dünyanın umurunda değil bu spor nerdeyse 30 yıldır.. FİLA çırpınıyor, her turnuvada daha değişik kurallarla geliyor. Ama çöküşü önleyemiyor. Dünya televizyonlar güreş yayınlamıyor, dünya gazeteleri güreş yazmıyorlar. Durmadan değiştirilerek güreşi bilmeceye çeviren kurallar, batışı hızlandırmaktan başka şeye yaramıyor.. Futbol niye gözde.. 17 kuralı var.. 100 yıldır çok az değişikliğe uğramıştır. Bu basit ve değişmeyen kuralları ilkokul çocukları dahi bilir..
Şimdi IAAF, atletizmi Compact Atletizm haline getirmek için değişiklikler önerdi ve bunlar Grand Prix II yarışmalarında denendi.
Sırık atlama, saatler sürüyordu ya.. Kısaltmak istiyorlar.. Her yükseklikte 3 deneme yerine 2 hak..
Dünya Kadınlar Sırıkla Atlama rekortmeni Stacy Dragila "Daha hızlı bir yarışma istiyorlardı, buyursunlar" dedi, öfke ve nefretle.. Yarışı kazandığı halde.. "Yarışma o kadar çabuk bitti ki.. Daha ısınamadım bile.. Yorulma fırsatı bulamadım. Daha atlayış yapmak istiyorum. Bu iş böyle gitmez.. Seyirci Dünya Rekoru görmek istiyor. Böyle yarışırsak olmaz. Çok öfkeliyim.."
Bir başka değişiklik.. Disk ve çekiççilerin yarışma hakları altı atıştan dörde indiriliyor. Yarışma daha çabuk bitsin diye..
En önemlisi, sprinterler, 2 hatalı çıkıştan sonra diskalifiye ediliyordu. Şimdi tek hatada yarış dışı kalacaklar. Hatalı çıkış yüzünden tekrarlar ve yarışın gecikmesi televizyoncuları kızdırıyor çünkü.. Çünkü televizyon yarış değil, hızlı ve kanlı gladyatör döğüşü istiyor. Dünya rekortmeni daha yarışmadan ölecek.. Olacak şey mi?. Hem de atletizmin en cazip, en popüler dalı, sprint yarışlarında..
Peki o zaman geriye seyredecek ne kalacak?.
Atletizm Türkiye'de öldü.. Kendi çabaları ile çırpınan birkaç yetenek kimsenin gözünü boyamasın. Bu ülkede atletizm yok.. Seyircisi biteli zaten çeyrek asır olmuştu. Şimdi atlet de bitti..
Gelin görün, dünyada da bitiyor..
Çok daha kazandıran profesyonel sporlar, süper yetenekleri o sporlara çekince, atletizme, ikinci sınıflar kalmaya başlamıştı. Rekabet için atletizmi de paralı yaptılar. Yetenekli gence "Atletizmde de para var" demek istediler.
Bataktaki çırpınma idi bu.. Sadece batışı hızlandırdı.. Çünkü yarışma ve kazanma hırsı bitti.
Atletizm gidiyor dostlar..
Atletizm fena halde gidiyor.. Ve galiba yapacak fazla bir şey yok..
Birinin adı para, ötekinin televizyon olan iki canavar dünyanın en eski ve en güzel sporunu öldürüyorlar..
***
Bu yıl Dünya Atletizm Şampiyonası var. Atletizm sezonu da açıldı. Önceleri bu ortamda medya (Dünya medyası tabii, bizimki değil) atletizm haberleri ile çalkanırdı.
Bu sezon bugüne dek duyduğum tek atletizm (!) haberi..
Güzel sprinter Marion Jones, kocası dev adam gülleci C.J.Hunter'dan boşanma kararı almış.
Artık başka yoruma gerek var mı?..
Cüneyt ile Nuyan, bu boşanma davasını izlesinler, Dünya Şampiyonası yerine.. Daha ilginç olacağına bahse girerim.
Türkiye'de basketbolun neyi eksik?..
Dünyanın (NBA hariç tabii) basketbola en çok yatırım yapan ülkelerinden biriyiz.. Müessese kulüpleri sayesinde bu spor dalına giden dolarların haddi hesabı yok..
Sonuç..
Efes Final Four'un daha ilk maçında yenilince "Bu da yeter Efesim" nağmeleri, en büyük başarımız.. Niye yetsin?.. Ortada şampiyon olacak bir takım varken, niye züğürt tesellisi?..
Bu kadar yatırıma rağmen neden olmuyor?..
Türk kafası bir yere kadar, kimse kızmasın..
Adam dünyanın en mükemmel fabrikasını en büyük paraları harcayarak kurar.. Sonra bu fabrikanın başına piyasadaki en ucuz adamı bulup getirince, kendisi ile iftihar eder.. "Ne akıllı adamım" diye..
Peki üretim.. Ucuz adam yüzünden üretim kaybı.. Hatta sonunda şirketin batması..
Sporda kafa farklı değil.. Şu birinci ligdeki takımlara, alt yapılarından bir, tek bir futbolcu gelse, bugünün fiatları içinde tüm alt yapının masraflarını amorti eder. Kulüpler alt yapıyı kurar, başına en ucuz adamı getirmeyi "Ekonomi" sanırlar.. Pahalı adamın kazandıracağı iki, sadece iki oyuncunun kulübü bir de kara geçireceğini düşünmeden, düşünemeden..
Basketbolda da durum farklı değil.. Milyonlarla dolarla takım kur. Başına ucuz koç getir..
Şimdi şu Türkiye Şampiyonunu belli edecek playoffa bakın..
İlk maçta Efes ezerek yeniyor.. 20 fark atıyor.. O çok pahalı Ülker nerde?.. Yok..
Efes'le Ülker arasında bu büyük fark var mı?.. Yok..
O zaman Ülker niye bu farkı yiyor, kabahat kimin?..
İkinci maçta Ülker, ilk maçın ezilen Ülker'i daha ilk yarı bitmeden Efes'i perişan ediyor, 27 farka çıkıyor. Bu kadar geride kalmak Efes'in tarihinde yok..
Ülker nokta gibi atıyor. Efes sayı yapamıyor.. İkinci çeyreğin ilk 8 dakikasında sıfır, sadece sıfır sayısı var Efes'in..
Yahu Hüseyin Beşok, Drobnjak devleri, Mula, Scepanovic, Kerem gibi noktaları olan takım 8 dakika nasıl sayı yapamaz?.. Yapamıyorsa, kabahat kimin?..
Ülker, ilk yarıyı 49-22, yani 27 sayı önde bitiren Ülker, maçı finalde tek basketle kazanabiliyorsa eğer, kabahat kimin?..
Türkiye'nin en iyi iki takımı oynuyor.
Birinci maçta biri 20 fark atıyor. İkinci maçta, 20 fark yiyen, 27 sayı fark yapıyor, sonra maçı güç bela kazanıyor..
Şimdi bunlar mantıklı mı?.. Doğal mı?.. Olacak şeyler mi, sizce?..
Siz şimdi bu takımların kenardan doğru yönetildiklerini düşünebiliyor musunuz?..
Haa.. İçerde birbirlerini yenmek onları tatmin ediyorsa, başka..
Ama bunca para ile Avrupa'da durmadan sopa yemeyi benim aklım da almıyor, mantığım da..
Ben sadece devletin malının deniz olduğunu sanırdım.. Meğer özel şirketlerimizde de durum farklı değilmiş..
Bu kulüpleri besleyen şirketlerde basketbolun "B" sinden anlayan tek kişi yok mu, yahu?..
Bu birinci sınıf basketbolcuların ancak "Birinci" sınıf yönetimle başarıya ulaşacağını düşünen ferd-i vahit yok mu, bu ülkede?..
***
Bu yıl ülkemizde yapılacak Avrupa Basketbol Şampiyonasında Türkiye kağıt üzerinde favorilerden. Çünkü oyuncu olarak harika bir kuşak yakaladık. Başarabilecek miyiz?..
Sanmam.. Çünkü ayni sorun orda da var. Birinci sınıf takım tamam.. Peki yönetim?..
Yönetim derken sadece kenar yönetimi değil, sözünü ettiğim.
Biz maçları Ankara'da oynuyoruz, ama çocuklara çok yabancı bir salonda..
Basketbolda şut yüzdesinde, oyuncu psikolojisi çok önemlidir. Çocuklar bildikleri, ezberledikleri Atatürk Spor Salonunu istiyorlar. Teşkilat dağ başındaki ASKİ salonuna karar vermiş..
Salona Fransızlar ne kadar Fransız ise, biz de öyleyiz yani..
Peki bu inat neden?..
Teşekkürler!..
Uğur Dündar da aradı, Ercan Saatçi de..
Uğur "Hıncal Ağabey, 1970'lerdeki ilk günlerde nasıl ağabeyimsen, gene öylesin. Değişen hiçbirşey yok" dedi.. Aksini aklımdan geçirmiyordum zaten.. O "Çok ayıp" bildirinin ardından beni hemen aramasını fena halde beklediğimi söyledim. Fazla konuşmadık. Birgün buluşup dertleşeceğiz.. Bu ülkeye Uğur Dündarlar yağmur gibi gelmiyor. El emeği alın teri ile kazına kazına yaratılan bir imaj var.. Saygın, sevecen.. Bunlar muhafaza edilmeli.. Onları anlatacağım..
Ercan Saatçi "Mikrofonda Galatasaray'ı küfür ettiren ben değilim. Asla böyle şey yapmadım. Beni hedef göstermeye çalışanlar var, Hıncal Ağabey" dedi.. "Aramızda kalacağına söz verirsen, o kişinin kim olduğunu da söylerim" dedi.. Söyledi.. Olacak şey değil.. İnanılır gibi değil.. Söz verdim, söylemem.. Söylesem de zaten inanmazsınız ki..
Ercan bana iki de CD'sini yolladı.. Fenerbahçe için düzenlenmiş şarkılar ve marşlardan oluşan..
"İspanyol takımlarına karşı Fener Stadı tribünlerinden İspanyol şarkıları", hem de onların milli marşı gibi 'Yaşa İspanya'lar çığırmak, komik oluyor. Koskoca Fener'in bir özgün marşı olmaz mı" demiştim, onun için yollamış.
Hayır Ercan.. Bu CD'lerde tribünlerin benimseyip, koro halinde bağıracağı özgün bir marş yok. Bunların hiçbiri "El Viva Espana"nın yerini alamaz..
Bak müzik şirketin var.. Bu kadar Fenerli bir yazılı ve sözlü medya var. Bir yarışma açarsan, iyi de bir ödül koyarsan kimbilir kaç besteci ve söz yazarı harekete geçer..
Tribün marşlarının kolay söylenir olması gerekir. Fazla lafı olmaması gerekir. Tribün sloganlarını içermesi gerekir..
Şimdi içinde "Re re re..Ra ra ra" olmayan bir marş Galatasaray marşı olur mu?.
Fecri Ağabey "Yaşa Fenerbahçe" diye yazarken şarkının türkçe sözlerini Viva Espana'yı tercüme ederek yazmıyordu sadece.. O günlerde tribünler "Ya ya ya.. Şa Şa Şa.. Fenerbahçe çok yaşa" diye bağırıyordu zaten..
|