İçinde yaşadığı fıçının karşısına dikilip:
- Dile benden ne dilersen, diyen; uygarlıklarla aydınlıkların kan dökmekten kurtulamamış imparatoruna; bizim Ali Bey'in çevirisiyle:
- Gölge etme başka ihsan istemem, diye yanıt veren; düşünce tarihinin sevimli yiğitlerinden Diojen...
Eflatun'un insanı "iki ayaklı tüysüz bir hayvandır" diye tanımladığını duyunca; kendisine, tüyleri yolunmuş bir horoz göndererek:
- İşte senin insanın, diyen Diojen...
Gündüzleri elinde fenerle dolaşarak insan aradığını söyleyen Diojen...
O da Peygamber efendimizin doğumundan, aşağı yukarı bin yıl önce yaşamış olanlardan...
Bir gün biri Diojen'e:
- Dünyanın en iyi yemeği nedir, diye sormuş.
O da:
- Yumurtadır, demiş.
Onbeş yıl sonra aynı adam, sanki araya onbeş yıllık bir zaman girmemiş de, yemek konusunda başlattığı konuşmayı kesintisiz sürdürüyormuş gibi; yine Diojen'in yanına sokulmuş:
- Peki neyle yenir, demiş.
Diojen de, onbeş yıllık geçmiş zaman parçasını hiçe sayarak, tık diye şu yanıtı vermiş:
- Tuzla...
Bu öykü belki de, bellek gücüyle, bilgelik gücünü birbirine karıştıranlarca, sonradan uydurulmuş bir öyküdür... İnsanlar, oldum bittim beyin yeteneğiyle, akılda tutma yeteneğini, birbirine karıştıra gelmişlerdir.
Yaratıcılığın ne olduğunu çakamayanlar; çok şeyi akılda tutmayı, kültürlü olma sanırlar...
Ne yapalım yani, onlar da varsınlar öyle sansınlar.
Diojen'e göre yemeklerin en iyisi yumurta... Kırkından sonra aşırı yememek koşuluyla, ben de katılırım bu seçmeye...
Vaktiyle yabancı bir arkadaşım, içinde ikiyüzkırk türlü yumurta pişirme tanımlaması bulunan bir kitap armağan etmişti bana... Bunun da nedeni, rafadan yumurta için gösterdiğim özendi. Öyle bir rafadan yumurta ki, ne kayısı olacak, ne katı olacak, ne akı çiğ ve titrek kalmış olacak...
Buzdolabından alıp kaynar suya atarken de, çatlamaması için, suya bir tatlı kaşığı sirke akıtılmış olacak.
Rafadan yumurtanın böylesi; yıllanmış ama aşınmamış aşkların sabahında, yapılan rafadan yumurtadır.
Taze başlamış çok uluslu aşklarda ise, rafadan yumurta daha başka türlü yapılır... Yumurtayı kırar; yumurta biçiminde ve büyüklüğündeki özel yapılmış, çelik bir yumurta taklidi kabın içine dökersin. Hafif tuz biber ve yarım nohut kadar tereyağı ile bir güzel karıştırır; sonra da, kabın vidalı kapağını kapatırsın. Ve içi yumurtayla doldurulmuş, yumurta taklidi kabı; kaynar suyun içine atar, tıpkı rafadan yumurta pişiriyormuş gibi, ancak daha uzunca bir süre pişirirsin...
Sabah kahvaltısında, damıtılmış kahve; kızartılmış tost ekmeği; iri ve albenili siyah zeytin; portakal kabuğu reçeli ve tam yağlı bir dilim beyaz peynir, yahut hasından bir dilim Balkan kaşarıyla; kıvamında tuz biber ve tereyağlı rafadan bir yumurta; saygıdeğer midemize karşı ince bir zevk gösterisi olur...
Tadını çıkarta çıkarta anlattığım bu kahvaltı; beş aşağı beş yukarı, hem her keseye uygundur; hem de, öğle yemeğini; bir elma, bir kase yoğurtla, idare etmeye elverişlidir...
Kişinin midesine, ağzına, gözüne, kulağına, burnuna; yani genel olarak vücuduna saygı göstermesi, bizde yadırgandığından; bir kahvaltı sofrasının, en basit ve sade ölçüler içinde dahi, bir bahçe güzelliğinde olabileceği, pek düşünülmez...
Özel ve temiz bir tahta üstünde, halka halka doğranmış bir baş kırmızı soğanla, yeni fırından çıkmış bir çeyrek sıcak somun... İstersen yanında; dumanı üstünde, kırmızı biberi cömert konmuş, koyuca bir tas tarhana çorbası da ekleyebilirsin...
Radyoda Osman Nihat'ın bir nihaventi... Sofranın dengeli bir köşesinde uzunca bir bardağa yerleştirilmiş, iki üç cılızca kırçıl kasımpatı.. Ve karşındaki kadın, yahut erkeğe, yüreğinden açılmış güneşlerle:
- Vallahi seni çok seviyorum, diyen bir kadın, yahut erkek...
Bu kadar sade, ama dolgun bir mutluluğu yaratamamak; mutluluğu yaratma yeteneğimizi geliştirememiş olmamızdandır. Ve asla bu sadece bir para sorunu değildir. Bir gusto sorunudur...
Bilmem ki, mutluluk yaratmayı neden kıvıramaz ve bir gün bize bunu, başkasının hibe edeceği beklentisiyle; anlarımızdati mutluluk moleküllerine daha içten sahip çıkmayı, neden savsaklar dururuz?..
Daha doğrusu bunun nedeni çok da bilinmez değildir. Mutluluk biraz da bir enerji ve cesaret sorunudur. Bizlerin ise hem yaşam kıvancı kanatlarımız fazla düşüktür; hem de, binlerce yıldan bu yana öyle kara kanlı belalardan geçmişizdir ki; nazar değer kaygısıyla, mutluluğumuzu yaşamaktan korkarız...
Bunları bu kadar bilir görünen ben de, inanın öyleyimdir. Ama yine de konuşmakta yarar vardır bunları...
Not: 19 yıl önce yazılmış bir yazı... "Milliyet"ten...