  
Başkasını seviyorum!
Ayşe'ye ne zaman sorulsa genç adamın gözlerini sevdiğini söylerdi... Oysa genç adam gerçeği biliyordu; Ayşe'nin onda sevdiği gözleri değil, bakışlarıydı... Soran soruşturan; isteyen, hatta yalvaran bakışları...
Ve genç adamın bakışlarına yansıyan "tehlikeli çağrıyı" seviyordu Ayşe! Onun karşısına kırgın bir kadın olarak çıkmıştı.
Hiçbir şey yürümesi gerektiği gibi yürümüyor; hayatında tutup kavradığını düşündüğü her şey bir süre sonra avuçlarının içinden kaçıp gidiyordu.
Mutsuz muydu?
Sadece kafası karışıktı...
Kederini tanırdı Ayşe. Acısını bilirdi. Ölümlerden, kayıplardan geçip gelmişti. Ama mutsuzluğunu tanımıyordu...
Çünkü hiç kendisi için, kendine özel bir mutluluk tanımı yapmamıştı! Hep başkalarına bakmıştı...
Başkalarının mutluluğu ve mutsuzluğunu ölçü almanın ne kadar aldatıcı olduğunu öğrenmek zaman alıyordu ve daha çok zamanı vardı Ayşe'nin...
Sarı saçlarını iki yana savurup genç adama gözlerini diktiğinde oradaki soruyu tanıdı...
"Seni kim böyle mutsuz kıldı?"
(Kadınlar dudaklarını bükerek "Neden böyle mutsuzsun?" diye sorarlar. Erkeklerin ise aklında hep öteki erkekler, yani ipi göğüslemeye hazırlanan diğer yarışmacılar vardır! "Ben kazanacaksam, bir başkası mutlaka kaybedecek" dünyasıydı bu ve "Seni ben mutlu ederim!" meydan okuması...)
Ağzını açıp tek bir şey söyleyemedi önce Ayşe. Ardından her zaman yaptığı gibi kararlılıkla zırhını kuşandı...
Ama ne tuhaf! Dudaklarından "Boşver, bana takılma!" sözleri döküldü. Sert olmasını isterken, ne kadar yumuşak, ne kadar davetkârdı bu sözler...
Genç adam ona çok yakışan mavi giysisine ve parlak sarı saçlarına baktı Ayşe'nin...
Gözleri ışıldadı. Ayşe'nin bu durumlarda içine düştüğü sakar hali çok hoşuna gidiyor, gururunu okşuyordu genç adamın...
İşte o sırada gözünden Ayşe siliniyor; yerini bütün kadınları kucaklayan bir imge alıyordu. (Kadınlara yaklaşmak, durup dururken dağcılığa kalkışmak gibiydi. Dağın eteklerine yapışmış ve ilerlemişseniz, geri dönmeyi yediremiyordunuz kendinize; mutlak doruğu istiyordunuz. Gururunuz "ölümüne" bir tırmanışa çağırıyordu sizi...)
"Seni seviyorum" dedi genç adam.
Fakat asıl silah Ayşe'nin elindeydi. Hiç duraksamadan kullandı. (Daha sonraki günlerde duraksadığını, çok ikircikli bir an yaşadığını düşünecekti ama... Yanlış. Sadece işin cilvesi!)
"Ben başkasını seviyorum" dedi Ayşe; "bunca zaman sana söyleyemedim. Özür dilerim!"
***
Bahar serin geçiyordu...
Limandaki kahvenin salaş masalarından birine çöktüğünde, genç adamın zihninde "filmin tamamını geri sarıp bir daha izlemek" isteği uyandı... O küçük oyunlarla, kışkırtmalarla başlayan yakınlaşma nasıl olup da içinde böyle bir sır saklardı?..
Bir türlü bastıramadığı bir öfke büyüyordu yüreğinde.
Üşüdü. Montunun yakalarını kaldırdı.
Önünden geçen kadınların bedenini Ayşe'ninkilerle kıyasladı. Onun gibi kaçarlar, onun gibi sokulurlar mıydı?..
Rüzgâr masanın üzerindeki örtüyü uçurdu. Kahve fincanını tutmak için çabalarken içinde bir şimşek çaktı genç adamın: "Demek ki, Ayşe suçluluk duygusuyla kıvranıyor, bu yüzden yeni bir ilişkiye doğru ilerleyemiyordu!"
Erkeklerin kendi yaralarını sarmak için seçtiği yollardan biri kadınların suçluluk duygularına inanmaktı...
Oysa gerçekten başka birini seviyordu Ayşe.
Sorun orada değildi.
Sorun Ayşe'nin daha birçok adama, en can alıcı anlarda bunu söylemiş olmasıydı... İşte bundan habersizdi genç adam.
Ayşe'nin bu yolla "beni bırak!" demediğini; "benimle ilgilenmeyi sürdür, bu hoşuma gidiyor!" dediğini anlayamayacaktı.
Yıllar sonra talihi yaver giderse, başka kadınlar sayesinde öğrenirdi: Ayşe'nin "suçluluk duygusu" yoktu.
"Suç duygusu" vardı...
Ve belki de Ayşe bile farkında değildi bunun!
|