Bazen Teşvikiye'den Nişantaşı'na doğru yürürken...
Kimi kez geceyarıları İstanbul'un ücra köşelerine amaçsızca yaptığım yolculuklarda...
Bazen İstiklâl Caddesi'nin orta yerinde...
Şu sorular gelip yapışıyor beynime: Neden havadan sudan söz etmenin hafifliği "uçurmuyor" bizi? Neden hava kadar hafif, su kadar berrak olamıyoruz?
Neden aşktan söz etmek aşktan beter bir "suç tadı" bırakıyor damaklarımızda? Neden "inanmıyoruuuum!" diye bağırmak çok anlamlı geliyor da, sakin ve yalın biçimde "bilmiyorum!" demek yüzümüzü ferahlatmıyor, içimizi rahatlatmıyor?..
Çünkü hepimizin içtenliği "tam otomatik"; arzularımız ise "No frost!"
Çünkü zekâlarımız espriye, duygularımız sel olup akmaya ayarlanmış sadece...
Çünkü hepimiz ideolog olmuş çıkmışız.
Bütün delikleri, bütün gedikleri gündelik ve bağnaz inançlarla, kesin önyargılarla tıkanmış; bütün kapıları iri yarı korumalarla tutulmuş bir dünyada yaşar gibiyiz.
(Kuzey Koreliler bizden daha şanslılar. Çünkü ideoloji onlara "rejimin başı"ndan zerkediliyor. Kendi kendilerineyken rejim ne bilir, neye inandıklarını! Bizim durumumuz kötü; çünkü biz soğanın başından bile kesin "doğrular", mutlak yargılar çıkartıyoruz!)
Garip bir güvenlik duygusuyla kaçaklara, sızıntılara, kaçışlara, kopuşlara karşı önlem almaya çalışıyoruz.
Aman vatandaşlar kaçmasın..
Aman çocuklar kopmasın...
Aman sevgililer "yanlış anlamasın..."
Aman zararlı fikirler sızmasın...
Aman komşular duymasın...
Aman KAFAM KARIŞMASIN!..