  
Daha iyi çay demlemek yetmiyor!
On bir yılım yurt dışında ve çoğunlukla gelişmiş ülkelerde geçti.
Stockholm'de ve Paris'te oturduğum uzun yıllar ve Amerika'da geçen dönem boyunca bu ülkeleri her an Türkiye ile karşılaştırmaktan kendimi alıkoyamadım.
Zaten dışarıda yaşamanın değişmez kurallarından biri de budur.
Herşeyi ülkenizle karşılaştırır, bir takım sonuçlar çıkarırsınız.
Aynen Almanya'yı gezen Dostoyevski gibi...
Almanların yaptığı köprülere, binalara hayranlık duyan büyük yazar, içinde kabaran kıskançlığı bastırmak için "İyi ama canım!" der kendi kendisine "Biz de onlardan daha iyi çay demliyoruz."
***
Batıda geçen yıllar Türkiye'yi gözümde küçültmedi, tam tersine daha da büyüttü.
Çünkü ülkeyi yalnız bugünüyle değil, geçmiş ve gelecek perspektifiyle düşünmeyi ve farketmediğimiz geleneksel değerlerini keşfetmeyi öğrendim.
Gelişmiş Batı toplumlarının ise bizden bir tek büyük üstünlükleri vardı.
Onu da "Doğru işe, doğru adam!" diye özetleyebilirim.
Yani liyakat esasına göre düzenlenmiş toplum.
Bazı ayrıcalıklar ve yanlışlıklar olsa bile gelişmiş batı toplumları "liyakat ilkesi"ne göre örgütlenmişti.
Karayollarının başına, o işi en iyi yapabilecek kişi geliyordu.
Televizyonun başına da öyle.
İyi spiker, kötü spikerin yerini alıyor, senfoni orkestrasında kemanı daha iyi çalan genç derhal birinci keman olma onurunu elde ediyor, yetenekli üniversite profesörü rakiplerini geçip rektör oluyor; kısacası toplumdaki rekabet hakkaniyet kurallarına göre işliyordu.
Hele politikada, iyice geçerliydi bu.
İsveç'te maliyeden anlamayan bir maliye bakanı, Fransa'da kültürden habersiz bir kültür bakanı, Amerika'da dış politika acemisi bir dışişleri bakanı görmek mümkün değildi.
Kamu yönetimiyle karşı karşıya kaldığınız anda, bu işi en iyi yapabilecek kişiyle konuştuğunuzu kavrıyordunuz.
Kentler de böyle kişiler tarafından planlanıyordu, ekonomi de, sağlık da!
Dolayısıyla "pozitif seleksiyon" sistemi ortaya çıkıyordu.
Aynen doğa gibi, doğa yasaları gibi.
***
Türkiye ise bu evrensel kuralı tersine çevirmenin en uç örneklerini verdi.
Sistem sürekli ayakları baş, başları ayak yaptı.
Çetin Altan üstadın sık sık tekrarladığı gibi, önemli kişilere değer verilmedi, değerli kişilere ise önem.
Negatif seleksiyon yani olumsuz ayıklanma, alabildiğine hırçın, hoyrat ve doymaz bir ihtirasla toplumun üzerine abandı.
Makamlarının hakkını veren siyasetçi ve bürokratlara da rastlandı elbette.
Ama bunlar genel işleyişi bozmayan bir takım istisnalar olmaktan öteye geçemedi.
Gelişmiş Batı toplumlarında ise, yeteneksizler bir istisna oluşturuyordu.
Dolayısıyla balık baştan koktu; ahlak, bilgi ve yetenek gibi özellikler önemini kaybetti.
Bir cahil ve cesur dayanışması, Türkiye'nin ufkunu kararttı.
Şimdi yine aynı yanlışları yapmak üzereyiz diye ödüm kopuyor.
|