Ömrümün son döneminde dahi olsa, bu kadarını görmek bile bir mutluluk benim için...
Karl Marx da sağ olsa, herhalde aynı şeyi söylerdi.
Artık hızla sınıflar arası çatışmalarla, devletler arası çatışmaların bittiği ve köylü-işçi sınıfıyla, "vatan millet" naralı siyasetçi kadrolarının; tarihsel mezarlığa doğru yöneldiği bir döneme geldi dünya...
21. Yüzyıl, "insan hakları", "hukuk" ve "ekonomi"nin evrensellik harcını hazırlıyor.
Önce "Cemiyet-i Akvam", sonra "San Francisco İnsan Hakları Beyannamesi", sonra "Birleşmiş Milletler", sonra "Avrupa vatandaşlığı", sonra Clinton'ın İstanbul'da Yeltsin'e karşı konuşurken, ilk kez yaptığı vurgulama: "Bir dünya vatandaşı olarak alkışlamıştım sizi..."
Bütün bu değişimleri gösteren gözlüğe "monizm" derler dostlarım.
Teknoloji değiştikçe, eski koşullanmalarla sloganlar da değişir. Değişimlere karşı çıkanlara "statükocu", değişimlerden yana olanlara "ilerici" denir.
Bugün "ulus-devlet" modelinden yana olmak "statükoculuk", evrensel hukuk ve evrensel ekonomiyle "enternasyonalizm"den yana olmak "ilericilik"tir.
Türkiye de, artık globalleşerek çağdaşlaşacaktır. Böylesi köklü bir değişimi engelleyenler olsa da, kimsecikler durduramaz.
İşçi sınıfının yerini almaya başlayan modern teknoloji ile saydam bir ekonomi; eski zaman kapitalizminin sömürüsüyle emperyalizmi üstüne simsiyah bir zarp işareti çekiyor.
50 yıla kadar Bitlis'in olanaklarıyla, Londra'nın olanakları arasında hiçbir fark kalmayacaktır.
Kendi ömürlerimizin gövdeselliği, evrensel beyinselliğe ağır basar. Buna, "bulan buluyor şekerim" ekonomisiyle, kurnazlığın "akla" ağır basması da diyebilirsiniz.
Böylece sinsi talanlar ve iri yalanlarla sap saman birbirine karışır ve ülkede herşeyin boku çıkar. Hele kimsenin mesleği de pek yoksa... Ve herkes hamaset söylemleri arkasında Hazine'den geçinme peşindeyse...
Köyceğiz ve yörelerinin tam mevsimi... Bahçe kapısını nasıl da coşkuyla sarmalamış ortası sarı noktalı açık mor begonviller... Az uzakta göl kıyısında iki dev saksıya benzeyen yan yana iki zakkumun; koyu yeşiller içinden fışkırmış, pembeyle mora eğilimli buket buket tanrısal çiçekleri...
Ya bahçe kapısının önündeki gazanyalar... Geceleri sönüp kapanan, gündüzleri turuncudan sarıya doğru uzantılı, sivri yapracıklarıyla minik güneşler gibi açan gazanyalar...
Ve 60 metrekarelik bahçenin verandasında bir cennet kartviziti gibi duran karşılıklı iki sıra koyu pembe begonya...
Köyceğiz'den Marmaris'e doğru 40 km. ötede Çetibeli'ndeki bahçe lokantasında, bir de öylesine bir çınara rastladık ki, yedi yüz yaşında olduğu söyleniyordu; bir Tanrı anıtı gibiydi..
Çeşit çeşit çamlar ve günlük ormanlarıyla okaliptüs koruları...
Sonra başlarını uzatıp kendilerini sevdiren minicik oğlaklar... Ve alçaktan uçan bir kaç soylu leylek...
Türkler de güzel günler yaşacaklar ilerde... Bizim gibi, böylesi bir umudu hiç yitirmeden yaşamış olanları, hiç hatırlamasalar bile...