  
Çimen çıksın dizime, gel izime izime
İzmir'den yetişme gazetecilerin hallerini dünden beri "panelizm" çerçevesinde anlatıp duruyorum ama kalbimde bir kötülük olduğundan değil.. Bu panel olayından biraz kıllandığımdan.. Biraz da Kemal'in doldurmasından..
Allahıma şükürler olsun.. Bu memleketin onlarca gazetesi, fikirleri ışıldayıp duran binden fazla köşe yazarı var.. Hem de öyle köşe yazarları ki fikirlerini kafalarından alıp bir fanusa koysanız dahi geriye kalan boş kafaları zaptedilmez..
Üstelik velutturlar..
Uzay teknolojisinden laf açın, yazarlar.. Koyunlara danadan kene zararlısından söz açın, çaresini gösterirler.. Önlerine hiç bilmedikleri ülkeden tanımadıkları bir hakem getirin..
Bir bakışta "nakka mı değil mi" bilirler.. Hal böyleyken, panel işleri üç beş kişinin elindedir..
***
Bu üç beş kişi diye tarif ettiklerimin çekirdeğini de "Belgesel insanı Nebil Özgentürk, Macera-man Coşkun Aral bir de Romantik İsyankar Can Dündar" oluşturur..
Bunların panel panel dolaşması, rahmetli Abdülaziz Efendimiz devrinin yağlı güreş pehlivanlarını da geçti.. Onlar ellerinde zembil, köy düğünlerini kovalar.. Toklu, düve, tosun ne varsa ödül diye toplarlardı..
Bunlar da kollarında dosya; panel panel gezerler, fikir ezerler..
Kemal de kıllanıyor..
Yakın silah arkadaşım Kemal Yıldırım, bu panel turizmine benden beter takmış durumda..
Nebil ve iki yakın arkadaşı; o günlerde Amerika'da mukim "Türk Amerikan Dostluk Derneği"nin davetlisi olarak New York'a gitmeye hazırlanıyorlardı..
Bu davet nereden çıktı, diye araştırdık.. Orada yaşayan Türkler internet marifetiyle derneği ve Kültür Bakanlığı'nın bombardımana tutmuşlar.. Güya:
- "Nebil, Coşkun ve Can Beyler gelmezse olmaz.. Sorulacak sorularımız var.." demişler..
Amirlerimiz, büyüklerimiz "Sorularınızı internetle sorsanız, gazeteye mektup yazsanız daha ekonomik olmaz mı?" diyecek olmuş, oradaki Türkler "Olmaaaz!" diye ayaklanmış..
FBI işe karışmasa, ajanları havaya pompalı tüfekle ateş açmasa Times meydanında ne kadar mağaza varsa yağmalayacaklar..
Ben bunları duyduğumda "Aferin çocuklara.." diyecek oldum, Kemal suratıma; Glen Ford'un Rita Hayword'a "Çocuksun Gilda.." repliğini söylerken kullandığı ünlü bakışını attı..
- "Uyan oğlum.." diye fırçaladı..
- "Bunlar geçiyor internetin başına.. Kendilerine okur süsü veriyor, sabahtan akşama filanca yazarı isteriz, falancayı isteriz diye mesaj gönderiyorlar.. İşleri bu.." dedi..
Suçlama ağır, tövbe inanmam ama Kemal'e de bir yerde güvenirim.. Neden derseniz, kendisine gelen her beş e-mail'den üçünü kendisi çektiğinden bu işleri bilir..
Ben yine de sanmıyorum.. Çünkü biliyorum ki bu üçlü nereye gitse başlarına dünyanın insanı birikiyor.. Öyle e-mail zorlamasıyla olmaz bu tür ilgi..
İtirazım var kadere..
Nebil Özgentürk güzel konuşur.. Ele aldığı bir konuyu özüne inmeden saatlerce anlatabilir.. Okurları bu sebepten onun konuşmalarını dinlemeyi sever.. İçine mizah da kattığından stand-up tadında olur sohbeti..
Coşkun Aral'ı sorarsanız o bir macera-man'dir..
Endonezya takım adalarından birine gider, kafatası avcısı yamyamları bulup onlarla sohbet eder.. Avustralya'nın batı sahillerine gidip, deniz tosbağalarının çiftleşmesini seyreder..
Bir savaş çıktığında iki cephenin arasında bir yere dikilip fotoğraf çeker.. Böyle bir konuşmacıyı başka nereden bulacaksın?
Her saniyesi macera..
Gerçi bizim mesleğin insanları hepten maceraya düşkündür lakin her önüne gelen macera yaşayamaz.. Şimdi aramızda olmayan bir arkadaşımız vardı.. Lisede talebeyken bir militanın dövülüşünü oturma odalarının penceresinden seyretmiş..
Laf olaya, maceraya getirildiğinde "Biz 68 kuşağı olarak.." diye başlardı..
Sırf bu yüzden kendime "kuşaklı sıfat" kullanmadım.. Biri "Siz de 68 kuşağından mısınız?" diye sorduğunda "Hayır.." derim.. "Ben Diyarbakır işi ibrişim kuşaktanım.."
***
Can Dündar'ı sorarsanız zaten hem meslektaşları hem de okuru tarafından sevilen bir insan..
Yazılarında "aşk temasını" sık kullanır..
Ne var bunda, diye itiraz etmeyin.. Erkek kısmı kolay kolay aşk sözcüğünü telaffuz edemez.. Zor iştir.. Karşı cinsten, ilgi duyduğunuz bir hanıma bunu ifade ederken;
Oy kumarım kumarım,
Senden neler umarım.
O tombul memelere
Arı gibi konarım..
Demek de var işin içinde.. Can ise yazılarında karşı cinsten söz ederken kelimelerin en naifini kullanır.. Şiire ihtiyaç duymaz, düz yazısı şiir gibi kafiyeli olduğundan, yazısında kullandığı sözcükler okuyana "Güz gülleri" şarkısının güftesi gibi gelir..
Yazılarına sadece duygusal tripler katmayıp, sosyal içerikle sosladığından; okuru tarafından "Romantik isyankar" diye tarif edilmiştir..
Ne demek oluyor?
Bu deyim, "Romantik İsyankar" kavramını Türk basınına kazandıran Can Dündar'ın kendi icadı değil.. Yeni transfer olduğu gazetedeki amirlerinin yakıştırması.. Ama Allah için uymuş da..
Çünkü isyanında bile duygusal bir çekicilik vardır..
Temsil bir lokantaya gitse.. Risotto istese.. Aşçı da yemeği önüne lapalayıp getirse.. Can katiyen "Ne bu rezalet kardeşim? Götürün bunu.." diye isyan etmez..
Kaşlarını aşağıya yıkıp, garsona en sevecen haliyle bakar.. Garson da bu bakışlardan;
- "İçimdeki isyanı sözcüklere döksem, İtalyan mutfağı güzel bir şarkı güftesi kazanırdı.." manası çıkaracağından, yerin dibine girer..
F tipi cezaevleri hakkında bir dizi yapmıştı.. O günden beri gardiyanların başı aşağıda geziyor.. Mahkumların hücrelerine bilinmeyen eller tarafından mevsim çiçekleri bırakılıyor..
Uzun lafın kısası, ben de Amerika'da yaşayan bir vatandaşımız olsaydım; dernekçiler "Türkiye'den kimi istersiniz?" diye sorduklarında bu üç arkadaşımızın adını verirdim..
Onun için akıllı olalım, aslı olmayan laflar çıkarmayalım.. Kısmetse işin Amerika faslına da yarın devam ederim.. Hele rüzgarın yönü belli olsun, biz de harmanızımı ona göre savuralım..
|