kapat
14.05.2001
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi

ciceknet

Dünyadan
Spor

Limasollu

Magazin
Astroloji

Para Durumu
Hava Durumu

Bizim City
Sizinkiler

Sarı Sayfalar
İstanbul

Cumartesi Eki
Pazar Eki

Künye
E-Posta
Reklam
Arşiv

A T V

Win-Türkçe
ASCII

Finansbank

 
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )

Okul anıları

Dün bindiğim dolmuş okula giden çocuklarla kaynaşıyordu. Birbirlerini itip kakalayan siyah önlüklü, beyaz yakalı küçük erkekler; ellerinde çantaları, ortalığı şamataya veriyorlardı:

- Binsene ulan.

- Yapmasana ulan.

- Dursana ulan.

Birden ilkokula başladığım günleri hatırladım. Edirne'de Kaleiçi'nde İstiklâl Mektebi vardı. Ana mektebinden sonra babam, beni oraya kaydettirmişti. Müdürü Dündar Bey; gözlüklü, efendi bir adamdı.

Yaşım altıydı. Boyum ötekilerden de daha küçük olduğu için, beni en ön sıraya oturtmuşlardı. Numaram 115'di. Adım henüz Çetin değildi, sadece Altan'dı.

Öğretmenimiz ince, uzunca, boylu, esmer, güzelce bir hanımdı. O da önlük giyer ve ellerini daima önlüğünün ceplerinde tutardı. Yanılmıyorsam, galiba Hikmet Hanımdı adı.

Soğuk Edirne sabahlarında erkenden kalkıp, çamurlu sokaklardan okulun yolunu tutmak, doğrusu pek eziyetli gelirdi. O saatlede evde soba henüz yanmamış; yansa da, ortalığı pek ısıtmamış olurdu. Buz gibi bir odada giyerdim önlüğümü. Annem, elbeziyle acıta acıta yüzümü silerdi. O tarihlerde hanım öğretmenlere "Hocanım"; erkek öğretmenlere "Muallim Bey" denirdi.

Hocanım kara tahtaya alfabeden bir hece yazıp da:

- Kim okuyacak, diye sordu mu?..

Hemen parmaklar kalkar ve çocuklar tahtadaki yazıyı ille de kendileri kalkıp okumak için, bağırmaya başlarlardı:

- Hocanım, hocanım, hocanım...

İstiklal İlk Mektebi'nin ilk sınıfından aklımda kalan anılar, pek fazla değil. Sadece Öğretmen Okulu son sınıf öğrencileri olduğunu sonradan tahmin ettiğim; neşeli, yetişkin kızların geldiğini hatırlıyorum okula. Sarılıp sarılıp hepimizi öpmüşler, bizlerle koşmaca oynamışlardı. Ayrıca birtakım araçlar getirmişlerdi sınıfa. Bunlardan bir tanesi kocaman bir kutuydu. Ortasında bir delik vardı. Gözünü bu deliğe dayayıp bakınca, içerde kocaman bir A, yahut B harfi görünüyordu. Bütün sınıf teker teker kutunun önünden geçip, içine bakıyor, gördüğü harfi söylüyordu.

Bir de okulun bahçesinde sıra olup "Çıktık açık alınla on yılda her savaştan" marşını öğrenmeye çalıştığımızı hatırlıyorum.

Ve bir de okul bahçesinin duvarına, kırık tuğla boşluklarına basa basa tırmandığımızı... Duvarın tepesine çıkınca, duvarın hemen dışındaki demirden yuvarlak elektrik direğine sarılır ve aşağıya kayardık; oradan da, okulun kapısında, şekerli mısır unu satan ihtiyar satıcıya koşardık. Satıcı bir dolmuş defter karşılığında, bir külah mısır ununu bedava verirdi. Bedava mısır unu alayım diye, bütün defterleri doldurmaya başlamıştım ben. Evde de övünmek için:

- Bir defter veriyorum, bir külâh mısır unu alıyorum, demiştim.

Babam fena halde kızmıştı:

- Bir daha ne defterini vereceksin, ne de o pis şeyden alacaksın, demişti.

İkinci sınıfın bir, yahut iki ayını okuyabildim İstiklâl Mektebi'nde. Babam Ankara'ya tayin olmuştu. Biz de, İstanbul'a dedemin yanına gelmiştik. İkinci sınıfa, Göztepe'deki 5'inci İlk Mektep'te devam ettim. Bu sefer öğretmenimiz, orta boylu tombulca Melek Hocanım idi.

Annemin okul arkadaşlarından Şükrü Paşa'nın kızı Sabiha Hocanım ile Barika Hocanım da, Göztepe'de 5'inci İlk Mektebi'ndeydiler. Beni onlara emanet etmişlerdi. Sabiha Hocanım, tatlı, yumuşak, kadife gibi bir insandı. Ama Barika Hocanım bir canavardı. Kızdığı çocukları önüne katar, sağına soluna tokatları patlatarak geriye doğru sürerdi.

Okulda her sabah mendil muayenesiyle, papuç muayenesi olurdu. Mendili olmayanlarla pabucu çamurlu olanlar, okula alınmazdı. Göztepe'nin yolları ise balçıktı. Sabahları okulda, ayakkabılarımı neyle temizleyeceğimi şaşırır, ağlamaklı olurdum. Sonunda konçlu lastik şosonlar almışlardı. Papuçlarımın üstüne onları giyer, okula gelince de, çıkarıp paltoluğa bırakırdım.

Sınıfta hocanım kalın bir temiz defteri istemişti. Buna "İç defteri" deniyordu. Bazı dersleri bu deftere özene bezene resimleyerek yazmamız gereriyordu. Benim defterin resimlerini dedeme yaptırırdım. Güzel resim yapardı dedem.

Hiç unutmam; pöstekili bir taş devri adamının resmini yapmıştı. Ben de resme, taş devri adamının pipisini eklemiştim. Sonra resmi evde görmüşler:

- Çok ayıp, orası görünmez onun, diye lastikle silmişlerdi.

Bir ayağı dizinden kesik, koltuk değnekleriyle dolaşan erkek bir resim hocası vardı. Biz okuldayken öldü. İlk gördüğüm tabut, onun tabutu oldu. Bir avuç kalabalıkla mezarlığa götürdüler resim hocasını. O gün sınıf arkadaşları aramızda oyun oynamamaya karar verdik ve bir de protokol düzenledik. Okul bahçesinin yüksekçe bir tümseğine, "Allah rahmet eylesin" deyip yan yana oturacaktık.

Ben "Allah rahmet eylesin" demeyi unuttum otururken. Sadık, diye bir arkadaşım vardı. O hemen uyarmıştı beni:

- Unuttun söylemeyi...

Tekrar ayağa kalktım. "Allah rahmet eylesin" deyip öyle oturdum.

Okuma kitabındaki hikâyelerden birinin içinde, "Karılar" "Kocalar" sözcükleri geçiyordu. Küçük kız öğrenciler, bunları okur, "Avv avvv" deyip, kıkır kıkır gülerlerdi.

En sevdiğimiz oyun, seksek oynamaktı. Boyuna seksek oynardık kızlarla.

İkinci sınıfın da son kısmını Ankara'da, Mimar Kemal Mektebi'nde okudum. Babam Yenişehir'de bir apartman katı tutmuş; bizi de, yanına aldırmıştı.

Apartman, Halıcı Ekmel Bey'indi. Kirası 55 liraydı. Edirne'de on lira kira verdiğimiz için, müthiş pahalı gelmişti bize.

Üçüncü sınıfı da, yine Mimar Kemal İlk Mektebi'nde okudum. Seksekten vazgeçmiş, top oyununa başlamıştık. Yenişehir apartmanları, yeni yapılıyordu. Oralardan tuğla çalar; bizler de, küçük küçük evler yapardık. Sonra kazılmış derin temellerde saklambaç oynar; harç taşınan tahta köprülerden yükselmekte olan binaların tepelerine çıkardık. İnşaat bekçileri, peşimize düşüp kovalarlardı bizi. Bazen de, yine yeni yapılmakta olan İçişleri Bakanlığı inşaatına giderdik. Orada taş taşımak için varageller vardı. Onlara binerdik.

Derken soyadı kanunu çıktı. Babam, benim adımı almış soyadı diye; bana da, yapıştırma bir Çetin koymuş. Evde hâlâ daha kimsenin ağzı alışmamıştır bu Çetin'e.

Sonra gece yatısı okuluna gittim. Üçüncü sınıfı hazırlık sınıfı olarak bir daha okudum. Artık okulda Çetin, evde Altan diyorlardı.

Dolmuşta küçük erkekler, haşarılık ediyor, birbirlerine dirsek vuruyorlardı. Otuz altı, otuz yedi yıl sonra; onlar da bugünkü dünyalarını kimbilir nasıl anlatacak, nasıl yazacaklar?

Öyle işte; ömür dediğin ne ki, hızlıca geçip gidiyor...

Not: 31 yıl önce yazılmış bir yazı... "Akşam"dan...

 
Ekonomik programın başarıya ulaşacağına inanıyor musunuz?

Evet
Hayır

 


Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır