Siyasi gündem her geçen gün "saray kavgası"na endeksli "tehlikeli oyunlar dizisi" halini alıyor. Diziye sürekli bir yenisi ekleniyor. Ve kavga tüm devletten siyasete, medyadan topluma her yanı kuşatıyor.
Bilmem, "saray içi" kavga ve hesaplaşmaların yönetim krizinin en koyusu olduğunu tekrarlamaya gerek var mı?
Ama şunun altını çizmek gerek:
Bu tür kavgalarda taraflar kaçınılmaz olarak "ilke, kural, değer üçlüsü"nün dışına çıkar ve demokrasi oyununu tersine çevirir. Meşruiyet arayışı ihtiyacıyla yine kaçınılmaz olarak attıkları her adımda bu üçlüye ve demokrasiye referans verirler. Bunu yaptıkları oranda onların içini boşaltır, iyice örselenmesine neden olurlar. Bugün de bu oluyor.
Ankara'da ne tartışıldığı, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli değil.
Yolsuzluklar "sistemleşmiş halleri"yle siyasetin ve toplumun merkezinde; ama yolsuzlukların üzerine gitme yöntemi de emniyetten siyasi partilere, medyadan yargıya her yeri hallaç pamuğu gibi atıyor ve başka bir "siyasi yozlaşma"ya işaret ediyor.
Ekonomik program gerekleri ve "değişim adımları" gündemin ana maddesi; ama atılan her adım, getirileri yanında siyasi alanın biraz daha daralmasına, "siyasete öfkenin artması"na zemin hazırlıyor. Daha beteri, dar alana sıkışmış siyasetçinin bu alandaki sınırlı yetkilerine "irrasyonel ve çatışmacı" biçimde sarılmasına yol açıyor.
Çatışmalar arttıkça, taraflar paniğe kapılıyor, böyle olunca hamleleri daha irrasyonel hale geliyor ve siyaset daha çok örseleniyor.
Yolsuzluk soruşturmalarıyla başı dertte olan Mesut Yılmaz can havliyle hem jandarmayla kapışıyor; hem jandarmaya yakın durduğu kanısıyla kendi İçişleri Bakanı'yla. Bu meseleye kilitlendikçe kendisini zora sokacak ve rakiplerini andıran adımlar atıyor, basına karşı saldırı bilgileri sızdırıyor, Erkan Mumcu örneğinde olduğu parti içinde elinde patlaması kesin olan bombalar üretiyor.
Jandarma yolsuzluk soruşturmalarında, farklı, özellikle "siyasi " amaçlarla ipi elinden bırakmak istemiyor. 28 Şubat alışkanlığıyla kamuoyu önünde üstten ve meydan okuyucu açıklamalarda bulunuyor. Orada da durmuyor, bu konuyu dile getiren gazeteciler için "suç duyuruları" düğmesine basmış bulunuyor.
Buna karşılık yolsuzluk takibine asker tarafından yönlendirilen 4422 sayılı yasa çerçevesinde, DGM savcılarının jandarmaya görev verme yetkisinin, DGM hakimlerinin takip ve telefon dinleme izinlerinin tam bir skandal haline dönmesini kimse üzerine almıyor. İçişleri'nin, emniyetin, bürokrasinin bu duruma bağlı olarak, "düellolar"la bezenmiş olmasını da öyle...
Kavga ve karmaşa "yargı"ya ve "yargı-siyaset ilişkileri"ne de hakim:
Hükümetle hesabı olanlar DGM savcısı Talat Şalk'ı kollamaya çalışırken, diğerleri alaşağı etmeye gayret ediyor. DGM heyetleri de şaşkına dönmüş durumda. Bir yanda katı yargılama usulü devam ediyor, diğer yanda bazı mahkemeler (Ankara DGM 1 ve 2) 4422 sayılı yasanın yolsuzluk takibatında kullanmasına karşı çıkan "emsal karar"lar alıyor.
Bir de seyirci partiler meselesi var:
Asker konusunda ANAP nasıl 28 Şubat günlerinde suskun kalmışsa, şimdi jandarma konusunda aynı şeyi DYP ve RP yapıyor. Bu, "bu durumdan nasıl faydalanırız" hesabı karmaşayı azdırıyor.
Öte yanda ekonomik programın son ayaklarından özelleştirme meselesine gelince... MHP kendi yaşam alanını korumaya çalışırken, tartışmalara asker de karışınca, hem özellikle Telekom üzerinden "millici" ya da "liberal" şeklinde "ideolojik bir kavga" ortaya çıkıyor, hem küçük siyasetin rant kavgaları keskinleşiyor, yani dar alanı irrasyonel yolla koruma kaygıları kesifleşiyor.
Tüm bunların tam karşılığı "iktidarsızlık krizi ve kaos"tur.
Toplumsal siyasetin ve hukukun imha edildiği yerde kaos her zaman zemin bulur. Başka bir deyişle sivil çuvalda askeri çomak varsa ve bu çomak her geçen gün derine gidiyorsa, böyle bir kaos kaçınılmaz olur. Kaosun "derin görüntüsü" böyle; "derin analizi" başka yazıya...