Eski Türkiye; gelirinden fazla harcayan, borç aldığı parayı başka bir borçla kapatarak süreyi uzatmaya çalışan ve bu paranın borç olduğu gerçeğini unutarak kendisini zengin sanmaya başlayan bir aileye benziyordu.
Evin hanımına cip, beyine Mercedes; çocuklarına BMW alınmıştı. Yılda birkaç kez Avrupa, Amerika gezilerine çıkılıyor, orada beş yıldızlı otellerde kalınıyordu. Ailenin oturduğu villa da göz kamaştırmaktaydı.
Ama bu zengin ve lüks yaşam borçla sağlanıyordu. Ailenin üretimi ve geliri, bu yaşama uygun değildi.
Rüya birkaç yıl sürdü ve sonunda birgün alacaklılar evin kapısına dayandılar.
Eve el konuldu, otomobiller alındı ve aileye denildi ki: "Artık hak ettiğin biçimde yaşayacaksın. Her gün çorbaya makarnaya talim et, işe otobüsle git, elektriği, gazı idareli kullan. Gerçek boyutuna dön!"
İşte Türkiye'ye yapılan da aynen bu.
Saadet zinciri, paradan para kazanma, har vurup harman savurma dönemi sona erdi.
Pakistan kadar üretip, İsviçre gibi harcamamıza kimse izin vermiyor.
Bu örnekler geçtiğimiz yıllarda bu köşede çok tekrarlanmıştı ama kimse kulak asmamıştı.
Çünkü mevcut sistem, yalnız suyun başını tutanların değil, herkesin işine geliyordu.
O köpük ekonomisinden bütün yurttaşlar yararlanıyor ve hak edilmemiş paranın harcanması ekonomiyi döndürdüğü için, piramit misali yukarıdan aşağıya doğru, herkes nasibini alıyordu.
Şimdiki duruma "kriz" adını takarak rahatlama çabalarının sebebi de bu.
Bu günler geçecek, dışarıdan para bulunarak kriz atlatılacak ve "Vur patlasın, çal oynasın!" günleri geri gelecek diye düşünülüyor.
Oysa bu iş bitti.
"Borç yiyen kesesinden yer!" sözü bir kez daha doğrulandı ve Türkiye son yıllarda gördüğü rüyadan uyanmak zorunda kaldı.
İçinde yaşadığımız dönem bir kriz değil, kalıcı bir durumdur; gerçek boyutumuzdur.
Kısa vadede hiç kimse bolluk beklemesin.
Bu durumdan çıkmanın yolu, çalışkan, alçakgönüllü, dürüst, üreten bir ülke olmamızdan geçiyor.
Ama mevcut siyaset anlayışı, ahlaki yapı ve düşünce formasyonuyla bunu becerebilir miyiz bilmem!