  
Askerden iki çıkış
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasetle, siyasi gelişmelerle ilişkisi ve "tavır" almaları üzerine çok konuşuldu, çok yazıldı.
Türkiye üç askeri müdahaleden geçmiştir. Birincisi, 27 Mayıs 1960 müdahalesi, doğrudan o günün siyasi iktidarını hedef alıyordu. DP'nin yöneticileri, milletvekilleri ve bürokratları hapse gönderildi, yargılandı, sonunda üçü asıldı.
27 Mayıs müdahalesi "siyaset"i tümüyle karşısına almamıştı ve bütün aşamalarında "daha ileri bir demokrasi" hedefine yönelik çabalar öne çıkıyordu.
Ancak bu müdahale ile "iş" bitmedi. Silahlı Kuvvetler içinde çeşitli "cunta" örgütlenmeleri devam etti ve 1962 ve 1963'te iki başarısız darbe girişimi daha oldu.
1971'e gelindiğinde Türkiye yine bir sorunlar yumağının içindeydi. AP iktidarı yönetemez duruma gelmiş, ülkede bir kargaşa ortamı başlamıştı. 12 Mart "muhtırası" bu ortamda verildi. Silahlı Kuvvetler'in içinde de farklı "siyasi cereyanlar" ve farklı örgütlenmeler vardı. En üst düzeydeki beş komutanın imzasıyla verilen muhtıranın ardından askeri bir yönetim kurulmadı, Meclis feshedilmedi, "dışardan yönlendirilen" bir yönetim oluşturulmaya çalışıldı.
Bundan sonra ortaya daha da "parçalanmış" bir Türkiye görüntüsü çıktı. Büyük bir ekonomik kriz... Sokak savaşları... Bombalar... Suikastler... Her gün onlarca ölü... Kahramanmaraş katliamı, vs... Siyaset yine çözüm üretemiyor, olaylara hakim olamıyordu. Üçüncü müdahale bu ortamda gerçekleşti. 12 Eylül 1980'de Silahlı Kuvvetler üçüncü kez müdahale etti. Bu kez hedef bütün "siyasi yapı" idi. Askeri yönetim siyası yapı içindeki hiç kimseye farklı davranmadı; Demirel de, Ecevit de, Türkeş de, Erbakan da "gönderildi". Partiler, siyaset yasaklandı, Meclis kapatıldı.
Hesap tutmadı
Askeri yönetim yeni bir anayasa ve yeni siyasilerle yeni bir Türkiye "dizayn" etmeye çalıştı. 1983 seçimlerini ise askeri yönetimin hiç "hoşlanmadığı" ANAP ve Turgut Özal kazandı. Oysa plana göre seçim emekli orgeneral Turgut Sunalp'in sağcı MDP'si ile Necdet Calp'in solcu HP'si arasında geçecek; biri iktidar biri muhalefet olacaktı.
Bu hesap tutmadığı gibi, Demirel de, Ecevit de, Türkeş de, Erbakan da döndü.
Bundan sonraki "siyasette asker ağırlığı" 1997'dedir. Yılmaz ile Çiller, 1995 seçimleri öncesi ve sonrasındaki politikalarıyla, önce birbirlerini yıpratmışlar, sonra Refah Partisi'nin önünü açmışlardı. İkili koalisyonu da götüremediler ve Çiller, "Türkiye için en büyük tehlike" dediği Refah Partisi ile koalisyon kurdu. Ve burada "ipler koptu", "28 Şubat süreci" başladı.
Siyaset boşluk bırakırsa
Bu kez "askeri baskı" daha farklı yürütüldü ve geniş bir kamuoyu desteğiyle "ilerledi". Sonuçta Çiller ile Erbakan "gittiler".
Son iki gündür iki "askeri çıkış"a tanık olduk. Birincisi Türk Telekom'un özelleştirilmesiyle ilgilidir. Silahlı Kuvvetler, güvenlik açısından bazı önlemlerin alınması isteğini resmen ve yazılı olarak Başbakanlığa bildirmiştir.
Silahlı Kuvvetler'in kaygı duyduğu bazı konularda kaygıya gerek olmadığına ilişkin birçok "teknik" açıklama aylardır, hatta yıllardır yapılıyor. Bu konudaki bitmez tükenmez tartışmalar son aşamaya gelirken ve Telekom'un özelleştirilmesi ekonomik gelişmelerle ilgili "kilit" meselelerden biri haline gelmişken bu çıkış, sorun yaratacaktır. Öncelikle ortaya şu görüntü çıkmıştır: Silahlı Kuvvetler Telekom'un özelleştirilmesine karşıdır ve siyasilerin alanına giren bir kararda doğrudan belirleyici olmaktadır.
Bu noktaya nasıl gelinmezdi? Siyasiler çok önceden tutarlı bir özelleştirme yasası hazırlamış ve bütün kamuoyunu ikna etmiş olsalardı, kendi içlerindeki engellemeleri bertaraf etmiş olsalardı bu mesele çoktan çözülmüş olurdu.
İkinci çıkış da dün Jandarma Genel Komutanlığı'nın doğrudan Yılmaz'ın açıklamalarını hedef alan bildirisiyle geldi.
"Jandarma yetkilidir, yetkisizdir ya da yetkisini aşmıştır, aşmamıştır" tartışmaları bir yana, bu bildiriyle Silahlı Kuvvetler sadece Yılmaz'ı da değil bütün "siyasi yapı"yı hedef almıştır.
Bu bildiri çıkmıştır, çünkü yıllardır yolsuzlukların üzerine "siyasi" olarak ve hukuk devletinin gerekleri ve ilkeleri çerçevesinde gidilmemiştir. Yolsuzluklar konusunda en duyarlı aşamaya gelindiği halde "siyasi yapı" kendi kendine harekete geçerek doğal yollarla bir "temizlik" hareketi başlatmakta hep ayak sürümüştür ya da bu görüntüyü vermiştir.
"Siyasi yapı"nın boşluk bırakmaya hakkı yoktur. Üstelik, "hukuk devleti"nin bütün gereklerini de kendi kendine yerine getirecek olan asıl irade, "siyasi irade"dir.
|