Dış desteğin koşulları
Bakan Derviş tarafından hazırlanan ekonomik programın zamanlamasında gecikme oluştu. Geçtiğimiz hafta içinde IMF'ye gönderilecek yeni "Niyet Mektubunun" açıklanması bekleniyordu. Olmadı.
Gecikmenin nedeni de belli. Dış desteğin tutarı bilinmeden programın kesinleşmesi mümkün değil. Çünkü maliye ve para politikaları için saptanacak somut hedefler dış dünyadan gelecek paranın miktarına bağlı.
Nasıl bağlı? Örneğin, dış kaynak miktarı ile maliye politikasının özünü oluşturan faiz öncesi fazla arasında bire bir ilişki var. Dış kaynak azaldıkça, programın yürümesi için gereken faiz öncesi fazla yükseliyor. Yani daha fazla vergi alınacak. Daha az harcama yapılacak. Para politikası ve faizler için de aynı şey söz konusu.
Görünen o ki, Batılı müttefikler hala Türkiye'ye ne miktarda ve nasıl destek verileceği konusunda anlaşmış değiller. Buna karşılık, satırlar arasını dikkatle okuyunca, bazı ilkelerin saptandığı da hissediliyor.
Bir: IMF ve Dünya Bankası ek kaynak vermeyecek. Eski programda vaad ettiklerini verecekler. Belki biraz ödemeyi öne alabilirler. İki: ek kaynakta yükü AB taşıyacak. Fakat verilen paranın denetimini gene IMF yapacak.
Bunları nasıl tefsir edebiliriz? Bush yönetiminin parmağını görüyoruz. Ek desteğin diğer ülkeler için misal teşkil etmemesine özen gösteriyorlar. Türkiye'nin AB adaylığı ve NATO üyeliği nedeni ile olağan sistem dışında kaldığı mesajını veriyorlar.
IMF'ye yeni bakış
Amerikan Hazine Bakanı O'Neill'in Perşembe günü New York'ta yaptığı bir konuşma çok ilgimi çekti. Bakan Cumhuriyetçilerin uluslararası krizlere bakış açısını anlatıyor. IMF ve Dünya Bankasını değerlendiriyor. Yeni bir görev tanımı yapıyor.
O'Neill Başkan Bush'un en yakınlarından biri. Seçim kampanyası sırasında ve öncesinde IMF ve Dünya Bankasını her fırsatta ağır şekilde eleştirmişti. 1997-98 yıllarında Asya krizinde Clinton yönetiminin desteği ile IMF'nin verdiği yardımlara karşı çıkmıştı.
Bu konuşmasında da aynı tavrını sürdüyor. Uluslararası mali kurumların dünya ekonomisi için son derece yararlı olduklarını ifade ederek başlıyor. Hemen ardından eleştirilere geçiyor.
Ne diyor? Özetle "koruyucu hekimlik" öneriyor. Ülkelerin yanlış politikalar uygulayarak hem kendilerini hem de dünya ekonomisini riske atmalarını yanlış buluyor. Önceden uyarılmalılar, kriz çıkmadan müdahale edilmeli diyor.
Yoksa ne olur? Hemen sopayı gösteriyor. Zamanında müdahale ile kriz engellenmediği takdirde, zengin ülkelerin krize giren ekonomilere sağlayacakları mali yardımların son derece kısıtlı kalacağına işaret ediyor.
Bu ilkenin Türkiye için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Artık eskisi gibi ekonomiyi krizden çıkartmak için dış destek verilmeyecek. Bir daha krize girmemesini temin edecek mali yardım yapılacak.
Muslukçu ve marangoz
Hazine Bakanı O'Neill'in konuşmasının bir yerinde son derece önemli bulduğum bir bölüm var. Daha önce Rudi Dornbusch'a atfen benzer sözleri size aktarmıştım. Ama Bakan hem daha net söylüyor. Hem de ABD Başkanını temsilen söylüyor.
Konu krizdeki ülkelere ABD'nin verdiği ve vereceği mali desteğe Amerikan vergi mükellefinin nasıl baktığı. Bir alıntı yapalım.
"Bizler zengin ülke Maliye Bakanları, yanlış politikalar sonucu krize giren ülkelere mali destek için milyarlarca dolarları kolayca telaffuz edebiliyoruz. Ancak, unutmamız gereken çok önemli bir husus var. Yılda 50.000 dolar kazanıp bunun yüzde 25'ini vergi olarak ödeyen muslukçular ve marangozlar, bu kaynakları bize basiretli bir şekilde kullanmamız için emanet ediyorlar".
"... Demek ki hiç çekinmeden ülkelere hangi doğru politikaların uygulanması gerektiğini söylemek zorundayız. Amerikan halkına karşı mali sorumluluğumu yerime getirmemi temin edecek başka bir yol bilmiyorum".
Neyse, Bakan gene de kibarmış. Kendi hükümetinin marangoz ve muslukçulardan topladığı paranın yardım alan ülkede çok daha müreffeh bir azınlık tarafından yolsuzlukla talan edilmesine hiç değinmemiş. Onu karşılıklı konuşmalarda hatırlatacağına eminim.