Adı Mehmet Dilsiz. HADEP'in Şırnak'ta kalan, kalabilen son ilçe (Cizre) başkanıydı. Kayıplara karışan Silopi İlçe Başkanı Serdar Tanış'la birlikte aynı resmi kişilerden ölüm tehditleri aldı. Yazdığı mektuplar, yaptığı başvurularla bu konuda diğer ilgilileri uyardı ve on gün önce bir vesile bulunarak tutuklandı. Güneydoğu'nun pilot kenti Şırnak diyet ödemeye, acı görmeye devam ediyor. Kimsenin haberi bile olmuyor, daha doğrusu kimse haber almak istemiyor.
Adı Gürsel Kaymaz, 38 yaşında, İzmir'de öldü. Hayatını ölüm orucu aldı. Kaymaz'ınki aynı yolla gelen 13. ölüm. Ne var ki, kamuoyu, kamuoyu oluşturucuları, basın sessiz ve duyarsız. Kendi haline bırakıldıkça artan ve artacak ölümler sanki sadece seyirlik. Cezaevi olayları sırasında infilak eden şiddetin, özellikle örgüt kaynaklı şiddet silahının yarattığı dehşet görüntülerinin arkasına saklanan bir kamuoyu, bu kamuoyuna yaslanan bir kamu otoritesi var. İnsanlar ölürken devletin sorumluluklarını bir çırpıda rafa kaldıran bir anlayış meşrulaşarak ortaklıkta cirit atıyor.
Adı Hikmet Sami Türk. Adalet Bakanı. O da kendisini olayların akışına bırakmış, bezmiş görünüyor. Canlar yitiyor; Türk, "Mahkumlarla görüşme mümkün değil" diyor. Daha da öte, atılması gereken bazı adımları atmaktan çekiniyor. Bazı adımları atmakta gecikiyor. Türk Tabipler Birliği'nin mahkumların tedavisi ve gözetimi için devreye girmesini bile devletin hapishanelerdeki otoritesinin sarsılmasının aracı olarak kabul ediyor.
Adı Bekir Uğurlu. Jandarma Tuğgeneral. Cezaevi gelişmeleri ve ölümlerle ilgili olarak, "Mevzuat yenilenir, tutuklu ve hükümlü haklarında iyileştirme yapılırsa, cezaevlerinde iç huzur sağlanabilir" diyor. Ve cezaevlerindeki uygulamanın, bunca sessizlik içinde bir askere konuşma zeminini yaratacak, asker mantığını bile itiraz ettirecek bir noktaya geldiğini gösteriyor.
Adı Mehmet Gül. 80'li yıllarda çeşitli ülkücü menşeli olaylarla anıldı ve tanındı. En kanlı günlerde İstanbul Ülkü Ocakları başkanlığı yaptı. Sonra milletvekili seçildi. İlk işlerinden biri bana telefonda tehditkâr bir biçimde hakaret etmek oldu. Siyasete sert bir giriş yaptı. İdamın kaldırılmaması için kampanyalarda başı çekti. Tekme tokatlı parti töresini her yerde cansipârâne savundu. Yeterince ses getiremeyince medyatik olmayı seçti ve sevdi. Beşiktaş kulübüne başkan adayı oldu. Küba seyahatiyle ününe ün kattı. Şimdilerde medyatikliğin icabı, film ve şarkıcı değerlendirmeleri yapıyor. Kahpe Bizans filminde, Rum rolündeki kadınların hafifmeşrep tavırlarını televizyonda gururlu ve manidar bir edayla onaylarken, Türkler'inkini sert bir dille eleştirdi, sinemayı siyaset ve millet adına tarih bilincine davet etti. Tarkan'ın cinsel tercihini tahmin etti, tepki verdi ve ulus adına tavır aldı. En nihayet Kemal Derviş'i "mason" ve ilginç bir şeref anlayışından yola çıkarak "şerefsiz" olmakla suçladı. Hâlâ bu ülkeyi temsil ediyor.
Ve Türkiye hâlâ bu garip şeref anlayışını ve Mehmet Gül'leri temsil ediyor...
Kürt sorunundan hapishanelerdeki faciaya, insan hakları sorunundan siyasi zihniyete, bu toplum; muhalifiyle, siyasetiyle, basınıyla bir bütün oluşturuyor.
Nitekim Derviş'in programından memnun olmayanlara, yeni bir Özal arayanlara pek şaşmamak gerek. Zira onların çoğu bu çarpık yapılanmaya değil, yapılanmanın iplerini elinde tutanlara itiraz ediyor. Böyle bir itiraz, sorunları donduran ve görmezden gelen itirazdır. Aksi halde toplumsal doku bozukluğunun bildik siyaseti ürettiği, bu siyasetin ise çarpık ekonomik yapıyı doğurduğu nasıl görmezden gelinir?
Ekonomik krizler, cezaevindeki ölümler, likidite sıkıntısıyla Cizre'deki olaylar arasındaki ilişkiyi gördüğümüz gün; on binler ölümler için de sokakları arşınladığı zaman, toplumu ve siyaseti yeniden keşfetmiş olacağız.