Bu krizde dışarda yemek de bir sorun..
Önce şef geliyor masaya.. Ne içeceğinizi soruyor, sonra yardımcısı gelip mönüyü uzatıyor.. Dört beş garson da arka tarafta esas duruşta.. Sanki askeriyenin paşalarından biri teftişe gelecek..
Adımız "Neşeli yazar"a çıkmış ya! Şimdi neşeli yazı yazmanın tam sırası yani.. Bu toplumun en mülayim sosyal kategorisi esnaftır.. Onlara da olan oldu.. Esnafın yüzde sekseni balatayı sıyırmış durumda.. Artık ceplerinde taş gezdiriyorlar.. Biri çıkıp durduk yerde:
- "Yetti ulaaaan!" diye naralansa, taşlar anında cepten çıkıp birilerinin kafasına yağacak.. Taşlayacak birini bulamazlarsa kendilerine kıyacaklar.. Ankara'daki toplu cinnet tatbikatında gördük.. Siyasetin başına gökten taş yağdı..
Taşı nereden buluyorlar, derseniz orası ayrı bir konu..
Her tarafın asfalta kestiği bir ortamda "taşın tedariklenme biçimi" de ayrıca merak yaratır.. Fikrimce köylük yerlerdeki akrabalardan FEDEX Cargo yoluyla geliyor..
Aha buraya yazıyorum.. Yakında bunun tezgahı da açılır.. İşportaya taşı dolduran caddelere dökülüp "Eylemciye taaaaş! Taşa gel taşaaa!" diye bağırmaya başlar..
Zabıta, sıkıyorsa bu tezgaha sokulsun..
Müjdenin çıldırtanı..
Esnaf eylemleri yeni başlamıştı.. Orada burada toplanıp, bağrışıyorlardı.. Hükümetimiz duyarlı olduğundan derhal gayrete geldi.. Büyüklerimiz kafa kafaya verdiler..
Esnaftaki huzursuzluğu nasıl önleriz, diye sordular.. "Leblebiye har koymak.." çaresi çok demode kaldığından başka formülleri zorlayıp, sonunda buldular..
Biz de medya olaraktan "Esnafa müjdeli haber.." diye açıkladık..
Valla ne açıkladıkları aklımda kalmadı.. Sigorta primlerinin yüzde onluk kesintisine uygulanan gecikme faizinin tahsilatı üç ay ertelendi mi ne? Öyle bir tedbir işte..
Hesapladığın zaman kişi başına 12 milyonluk bir avanta sağlıyor..
İşte esnafı cinnet haline getiren de bu müjdeli haber oldu.. Taşını kapan sokağa fırladı, gayri zaptetmek mümkün olmadı..
Buradan araştırmacı yazar olarak çıkardığım sonuç şu.. Müjdeli haber, toplumsal dinamikte itici etkiler yaratıyor..
Esnaf şu sıralar zaten sinek avlıyor.. Topla işsiz güçsüz esnafı.. Trenlere doldurup doldurup Edirne'ye yolla.. Yunan sınırının önüne diz.. Bir hükümet adamı gelsin..
- "Size müjdeli haberim var.." desin, müjdesi neyse açıklasın.. Ondan sonra tutma esnafı.. Sabah saatinde "Göreyim gavurun şehriyarını, belki zaptederim şehri diyarını.." diye sınırdan dalsınlar..
Öğle ezanı okunmadan Atina'yı zaptetsinler.. Atina'nın en büyük kilisesini cami yapıp, öğle namazında Cumhurbaşkanımız Ahmet Bey için hutbe okutsunlar..
İçimde gezinip duran neşeyi, duyarlı bir yazar olarak dışa vuramamam bundan.. Esnafın halleri beni de yıldırdı.. Zaten gazetenin tepesinde sırıtan bir tasvirimiz var..
Görenin o saat asabı bozuluyor.. Altına da "Ha ha.. Hi hi.." birşey yazdın mı olay o saat kopar.. Ayrıca İstanbul'un halini kendim de biliyorum.. Geçenlerde ünlü bir mekanda, sadece üç kişi yemek yedik..
İstanbul'un en trend mekanlarından biridir burası.. Bizden başka bir Allah'ın kulu yok.. Oradan bildim ki sosyetemiz dahi gidişata dertlenip, yemeden içmeden kesilmiş..
Hangi mekana gitsem bomboş.. Ya bir masa ya iki masa..
Yazarın son yemeği..
Önceki gece karşıya geçtim.. Dragos'a giden yol üzerinde bir sürü yeni mekan var.. Kimi balıkçı, kimi et lokantası.. Işıl ışıl.. Las Vegas'a çevirmişler.. Lakin tamamı sinek avlıyor..
Sinek avlıyorlar dedimse üç beş masa o kadar.. İstanbul yakasındaki mekanlar o kadar da dolmuyor.. Her neyse.. La Criee diye bir balıkçıya girdim.. İçeride müşteri olarak on, bilemediniz oniki kişi var..
Kırk küsür masadan dört tanesi dolu ya! Bana çok kalabalık geldi.. "Allahıma şükürler olsun, krizi aşıyoruz.." havasına girdim.. Sevincimden neredeyse tek tek masaları dolaşıp, müşterilerle kucaklaşacaktım..
Bunun da tadını çıkarmak lazım..
Ahalimiz gece hayatından çekildiğinden artık hangi mekana gitseniz masa başına beş altı garson düşüyor..
Önce şef geliyor masaya.. Ne içeceğinizi soruyor, sonra yardımcısı gelip mönüyü uzatıyor.. Dört beş garson da arka tarafta esas duruşta.. Sanki askeriyenin paşalarından biri teftişe gelecek, garsonları gece tatbikatında görecek..
Yemeğin masaya servisi ayrı tören, salatanın gelmesi ayrı tören.. Salataya sosu dökenlerin ritüeli bambaşka..
Bütün bunlar olup bittikten sonra da masanın beş altı adım gerisinden sizi seyretmeye başlıyorlar.. İçtiğiniz her yudum, ağzınıza attığınız her lokma takip altında..
Bu işin keyifli tarafı ama başka şeyler de var işin içinde..
Gelmişsiniz mekana.. İştahınız da yerinde "Haram helal ver Allahım, garip kulun yer Allahım.." havasındasınız, lakin garsonların bu aşırı ilgisi yüzünden iştah miştah kalmıyor..
Lokmayı büyük kessem acaba beni seyreden garson içinden "Çüüüüş!" çeker mi sorusu geçiyor aklınızdan.. Serçe kuşu gibi ufak ufak yutmanın da "Acaba yumuşak mı?" şeklindeki yorumlara açık yan etkisi var.. Bir türlü ayar tutmuyor..
Üstelik varlıklarını sürekli hissettiriyorlar.. Eliniz tuzluğa gitse, sizden evvel biri yakalayıp uzatıyor.. Sigara içmeye kalksanız, çakmağı çekmeye vaktiniz kalmıyor..
Ben diyeyim maliye denetimi, siz deyin "biri bizi gözetliyor" programı..
Üstelik sizi yemek yerken seyreden garsonların aklından ne geçtiğini de bilemiyorsunuz..
Belki de siz tıkınırken seyredenlerden biri, içinden "Ziftin pekini ye.. Elalem acından sokaklara dökülmüş, sen burada tabakları parlatıyorsun.." diye söyleniyordur..
Dışarda yediğim bu son yemek, Hazreti İsa Efendimiz'in havarileri ile yediği son yemekten daha hüzünlü geçti..
Kıssadan Hisse: Göz gördüm, kaş gördüm.. Köpük kusan taş gördüm.