Kritik bir hafta başlıyor; daha doğrusu bu hafta kritik bir dönemin başlangıcı anlamı taşıyor.
Şüphe yok; bu dönemin birinci gündem maddesi ekonomik kriz. Hafta ortası Kemal Derviş'in açıklayacağı ekonomik programa verilecek piyasa ve kamuoyu tepkisi, krizin seyri açısından tayin edici önemde. Ayrıca açıklanacak programın "kriz içindeki kriz"in azgın alevlerini dindirmeye mi yönelik olacağı yoksa yapısal ve konjonktürel tedbirlerinin iç içe sokulduğu bir dönüşüm paketini mi ifade edeceği bu açıdan oldukça önemli.
Gündemin ikinci önemli maddesi hükümet etrafında yapılan tartışmalar ve alernatif hükümet arayışlarıyla ilgili. Bu ikinci madde, bir ölçüde ekonomik krizin seyrine göre şekillenecek. Ancak önemli ölçüde bu krizden bağımsız yönler içeriyor.
İçeriyor çünkü;
1. Bu hükümet, ülkenin yaşadığı ve toplumun faturasını ağır bir biçimde ödediği "merkeziyetçi-popülist anlayış" tıkanıklığından üreyen "yozlaşma dalgası"nın hem "oyuncusu" hem "hızlandırıcısı" olarak algılanıyor.
2. Bu hükümet şu andaki yangının, yani eski "ekonomik programın iflas etmesinin sorumluluğu"nu taşımasının yanı sıra; mevcut yapısıyla, ortaklarının rol dağılımıyla ve beceri olarak "mevcut yangını söndürmekten çok uzak" duruyor.
3. Bu hükümet ve bazı hükümet üyeleri siyaset mekanizmasının yaşadığı krizi ve "siyasete yönelik güvensizliği sembolize ediyor".
Ekonomik krizin aynı anda hem bir küçülme zorunluluğuna hem yerleşik siyaset ve devlet anlayışının iflasına işaret ettiği oranda, geniş ve dar anlamıyla bir siyaset krizi olduğuna şüphe yoktur. Bu koşullarda siyasi istikrarı sağlama, toplumsal konsensüsü gerçekleştirme anlamında reform yapma gücü taşımayan bu hükümetin ne Türkiye'yi taşıması kolaydır ne de Türkiye'nin bu hükümeti taşıması basittir.
Evet, bugün yaşanan sıkıntı, sadece alınacak kararlar konusunda değil, karar alıcıların meşruiyeti konusunda da yaşanıyor.
Ancak yine de akılcı olmakta fayda var.
Unutmamak gerekir, ekonomik krizinin siyasi niteliği dar siyasetle sınırlı değildir. Krizin yapısal özellikleri geleneksel devlet politikalarından, konjonktürel özellikleri ise siyaset dışı aktörlerin siyasi aktörleri köreltmesinden, siyasi alanı daraltmasından kaynaklanmaktadır.
Başka bir deyişle "söz konusu kriz bir rejim, hatta bir sistem krizi"dir. Sözkonusu olan; toplumu, ekonomiyi, siyaseti kuşatan bir sistem kriziyse, bu çerçevede gözardı edilemeyecek ilk husus, siyaset dışına koşan tepkiselliğin kontrol altına alınmasıdır. Bu çerçevede ekonomik yangının kontrol altına alınma zorunluluğu ihmal edilemez.
İkinci olarak; aynı çerçevede, muhalefet partilerinin sistem dışı bırakılmış olduğu gerçeği de akla getirilirse, alternatif hükümet arayışlarının ifade ettiği siyasi partilerin düzenini bozma, "siyasetsizliği ve otoriterleşmeyi daha da derinleştirme riskleri" görmezden gelinemez.
Mevcut koşullarda en doğru yol, hükümetin kendi içinde önemli sayıda bakanı ve rol dağılımını değiştirerek, bir ölçüde güven tazeleyerek ekonomik ve sosyal yangının dindirmesi ve ardınan ülkeyi erken seçimlere taşımasıdır.
Ne var ki, "akılcı olan" her zaman "mümkün olan" değildir. Nasıl ki "olması gereken şey" sıkça "olan şey" değilse...
Ankara'daki siyasi hareketlenmeler, son dönemlerde devletin ve yargının işleyişine ilişkin gelişmeler hükümet konusunda bir hazırlık olduğunu gösteriyor. 28 Şubat günlerinde edinilmiş bir alışkanlığın yeniden devreye girmesi, partilere çomak sokulması, bağımsızlar hareketinin tahrik edilmesi gündeme gelirse kimse şaşırmasın...
Bu hükümetin en çetin savunucularının aldıkları aleyhte tavırlar, Ankara'da alıştırma bâbından olsa da, ara rejimin suyunun ısıltıldığını gösteriyor.
Bu konuya, devlet içindeki gelişmeler ve siyasi yönleriyle Kemal Derviş'in programı açıklamasından sonra değineceğiz.