ANAR'ın Mart 2001 Türkiye gündemine ilişkin saha çalışması yine ilginç verilerle dolu. Toplumsal ve siyasal güç merkezlerinin zemin kaybına uğradığı, art arda yaşanan ağır krizlerin olan biteni kavrama ve yarına yönelik projeksiyon yapma kanallarını bulanıklaştırdığı şu günlerde, bu verilerin özel bir önemi var.
Araştırma bulguları her şeyden önce siyasetin yaşadığı ağır "erozyon"a işaret ediyor. Üstelik bu ani oluşan bir durum değil. ANAR'ın her ay yaptığı araştırmalarda düzenli olarak karşımıza çıkan ve artan bir "erozyon".
Araştırma raporundaki şu cümleler dikkat çekici:
"İktidar partilerinin toplam oy oranı yüzde 21'e yakındır. Muhalefet partilerinin toplam oy oranı ise yüzde 36'dır. Bütün siyasi parti oylarında şubat ayında meydana gelen büyük düşüşler sonrası hiçbir partiyi desteklemeyeceklerini belirtenlerin oranında büyük bir artış meydana gelmişti. Hiçbir partiyi desteklemeyeceklerini belirtenlerin oranı mart ayında da, şubat ayındaki orana yakın bir düzeydedir. 18 Nisan 1999'da kendisine oy veren seçmeni en yüksek düzeyde koruma oranı DSP'de yüzde 21, ANAP'ta yüzde 38 ve MHP'de yüzde 47 dolayındadır. Meclis'teki muhalefet partileri FP ve DYP'nin seçmenini koruma oranı yüzde 60 civarındadır..."
İkinci önemli bulgu "hükümetin performansı"yla ilgili:
"Hükümetin performansına verilen not şubat ayına göre küçük bir artış göstermekle birlikte, ocak ayı notunun çok altındadır. Hükümetin mart icraatına 10 üzerinden ortalama 2.2 puan verilmiştir... İktidarın icraatına en yüksek notu 4.3 ile DSP'liler verirken, ANAP'lılar 3.2, MHP'liler 3.1 vermektedir. Muhalefet partilerini destekleyen seçmenlerin iktidarın icraatına verdikleri başarı notu ise 2 puandan düşüktür..."
Bu bulgularla ortaya çıkan tablo aslında bilinmeyen, tahmin edilemeyecek bir tablo değil.
Siyasete, "siyasetin tıkanıklığı"na, "siyaset-rant ve siyaset-keyfi güç kullanma ilişkisi"ne yönelik tepkinin nedenleri ve gerekçeleri çok açık. Yaşadığımız ekonomik kriz, siyasi bir dizi reformun ve özelleştirmenin iç kavgalar nedeniyle geçiktirilmesi, son 20 gün içinde kişiler ile şirketlerin bu beceriksizlik yüzünden yüzde 60 oranında fakirleşmesi ve geleceğin bir toz bulutu haline dönüşmesi bile kendi başına ve başlı başına yeterli bir tepki nedeni..
Yine de yukarıdaki oranlar "satır aralarında farklı anlamlar" taşıyor.
Siyasete yönelik güvensizliğin ve tepkinin sıkça siyasileştirildiği, zaman zaman iktidar kavgalarına araç kılındığı bir dönemden geçiyoruz. Hemen her köşede, her açıklamada siyasete yönelik tepkinin siyasi, hatta toplumsal analizlerin tek ögesi kılındığı bir dönem bu.
Kamuoyu araştırmalarından çıkan sonuçlarla onlara getirilen yorumlar arasındaki "mesafe" bu açıdan önemli, hatta "tehlikeli".
Yorumlar genellikle anlık, tek bir sorun karşısında muğlak bir ortak paydayı ifade eden ve değişken nitelik taşıyan "kamuoyu"nu; daha köklü olan, farklı kesimlerin taleplerine dayanan ve temelde özü itibariyle siyasete yönelen "toplum"un yerine koyup, "siyaset dışılığı" yüceltiyorlar.
Buna karşılık, en azından ANAR'ın son araştırması söz konusu satır arası anlamlar üzerinden kamuoyunun farklı bir çizgide ilerlediğine işaret ediyor. En iyi durumdaki partinin bile yüzde 40 seçmen kaybettiği dikkate alındığı ve rakamlar partiler bazında değil, bir bütün olarak değerlendirildiği zaman; ülkenin kamuoyu açısından temel sorununun "değişim ve taşıyıcı sorunu" olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkan tepki, daha doğrusu "siyasete yönelik tepki, aslında siyasete duyulan ihtiyacın bir göstergesi"dir.
Ama bilmek gerek, ihtiyaç bir yolla karşılanmazsa başka yolla giderilmeye çalışılır.
Bu tablodan, bu çerçevede en önemli dersi siyasi partiler almalıdır. Zaman, zemin bu ihtiyacı karşılamaya, bunun için yenilenmeye uygundur. Aksi halde tehlike büyüktür.